Göç ve ev arayışı

Parrhesia Kolektif üyeleri olarak göç deneyimlerimiz üzerine düşünmeye ve yazmaya başladığımızda, kendi deneyimimi bu anlatılar içinde nereye yerleştireceğimi tam bilemedim. Talin Suciyan’ın bir önceki yazısında hatırlattığı, Ermenilerin kuşaklar boyunca hayatına eşlik eden göç etme, edememe ve başka bir yerde hayat kurma ihtimali, beni de kendi göç deneyimime yeniden bakmaya çağırdı. Benim hikâyemde öğrencilik, evlilik ve göç iç içe geçiyordu.
Yirmi bir yaşında, İstanbul’dan New York’a yerleşmek üzere ayrılmıştım. Erken bir evlilikle birlikte üniversite eğitimimi feminist geleneğiyle tanınan Barnard College’da sürdürmeyi planlıyordum. Kendi seçimimle gidiyordum; fakat bu seçimin gündelik hayatta nasıl bir karşılığı olacağını henüz bilmiyordum. İstanbul’dan gelen genç bir Ermeni kadın olarak, yanımda taşıdığım dillerin ve aidiyetlerin yeni hayatımda nasıl karşılanacağını da orada öğrenecektim. Şehrin ritmini, ilişkilerini ve mesafelerini öğrenmeye çalışırken, geride bıraktığım hayatla bağımı mektuplarla sürdürüyordum. İnternetin ve e-postanın gündelik hayatımıza henüz girmediği yıllardı. Aileme ve arkadaşlarıma yazmak üzere masaya oturduğumda, ne anlatacağımı bilemediğim olurdu. Yalnızlığımı ve kaybolmuşluğumu hangi kelimelerle aktarabilirdim? Gündelik hayatımdan neler seçebilirdim? Bunlar cevabını bilmediğim sorular olarak kalıyordu bende.
Gitmeden İngilizcemin iyi olduğunu düşünürdüm. Yine de dersleri takip etmek, konuşulanları anlamak ve sınıf içinde söz almak beklediğimden zordu. Bir dili bilmekle o dilin içinde rahatça hareket edebilmek arasındaki mesafeyi orada hissettim. İstanbul’daki kısa üniversite deneyimimde alıştığım öğrenciler arası dayanışmayı da arıyordum. Bir derste hocamızın aksanı nedeniyle anlayamadığım bir terimi yanımdaki öğrenciye sormuştum. Sırtını dönmüş ve aceleyle defterinin üzerini kapatıvermişti. Çok basit bir hareket olarak görünse de bu anın ağırlığını hala hatırlarım. Sözcüğü anlayamamış olmanın güçlüğüne, yardım istemenin karşılıksız kalması eklenmişti.
Türkiye’den geldiğimi söylediğimde karşılaştığım sorular da bu yabancılık hissine ekleniyordu: “Okula deveyle mi gidiyorsunuz?”, “Pantolon giyebiliyor musunuz?” Bir de tekrar tekrar duyduğum şu söz vardı: “Ne kadar tatlı bir aksanınız var, nerelisiniz?”. Zamanla beni öfkelendiren bu ifadede bir mesafe hissediyordum. Söylediklerimin önüne, sesimin nereden geldiği geçiyordu. İçinden geldiğim coğrafyayı egzotikleştiren bu oryantalist bakışın hazır imgeleri arasında kendi hikâyeme nasıl yer açabileceğimi bilemiyordum.
Biraz olsun evde hissedebilmek umuduyla üniversitedeki Ermeni Öğrenci Kulübünün toplantısına gitmeye karar verdim. Ermenice konuşabileceğim, New York’taki Ermenilerle bağ kurabileceğim bir ortam hayal etmiştim. İngilizce anlamaya ve kendimi anlatmaya çalışarak geçen günlerin ardından, tanıdık bir dilin içinde güvende hissedebileceğimi düşünüyordum. Ancak toplantı mekânının kapısında kendimi, Ermenice bilmeyen bir kulüp üyesi tarafından İstanbul’dan gelen bir Ermeni olarak sorgulanırken buldum. Nereden geldiğim ve varlığım hoş karşılanmamıştı. O karşılaşmayı dışlanma olarak yaşadım. Bir daha geri dönmek istemedim. Bu karşılaşma, bugün göç deneyimimi düşünürken üzerinde en çok durduğum, biraz da canımı acıtan anılardan biri. Kendimi anlatabileceğim bir ilişki henüz kurulmadan, dışarıda kalmış hissediyordum. Bugün o ortamların nasıl olduğunu bilmiyorum. Belleğimde kalan, yakınlık umuduyla yaklaştığım bir kapıdan geri dönüşüm. O kapıda yaşadıklarım, Ermeniliğin farklı coğrafyalarda aldığı biçimleri ve birbirimizin deneyimine ne kadar yer açabildiğimizi hâlâ düşündürüyor.
Lisansın ardından Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisans için Alman Dili ve Edebiyatına yönelmemin anlamını da bugün yeniden düşünüyorum. Almanca ilk öğrendiğim yabancı dildi. New York’ta bu dile yönelmek, tanıdık bir sesin izini sürmek miydi? Bu tercihin içinde bir ev arayışı bulunmuş olabilir. O yıllarda Georg Lukács’ın Roman Kuramı’nda karşılaştığım “transandantal evsizlik” (transcendental homelessness) kavramının bende uyandırdığı yakınlığı hatırlıyorum. Lukács, modern insanın kendisiyle dünya arasında hazır bir anlam bütünlüğü bulamayışını düşünüyordu. Romanın biçiminde, anlamın aranması gereken bir dünyada yaşayan insanın durumunu görüyordu.
Ben bu kavramı okurken kendi hayatıma dönüyordum. İçinde bulunduğum dünyayla aramda, nasıl aşacağımı bilemediğim bir açıklık vardı. Dili öğrenmeye, dersleri anlamaya, ilişkiler kurmaya çalışıyordum. Yine de bütün bunların içinde kendimi nereye yerleştireceğimi kestiremiyordum. Lukács’ın kavramı, yaşadığım ve henüz adlandıramadığım bir duyguya yaklaşmamı sağlıyordu. Bu kavramla kurduğum bağ, kendi deneyimimden doğan bir okumaydı. Ermenilerin tarihinde göçün ve yerinden edilmenin somut koşulları, kendilerine özgü tarihsel ve siyasal ağırlıklarını taşıyor. Ben Lukács’ın satırlarında, kendi hayatımda hissettiğim yabancılığın bir yankısını bulmuştum. Okuduklarım, gündelik karşılaşmalar içinde duyduğum fakat anlatmakta zorlandığım bir hâle söz veriyordu.
Lukács’ın da başvurduğu Novalis’in, felsefeyi ev özlemiyle, insanın her yerde evinde olma arzusuyla ilişkilendiren sözü bu arayışa eşlik ediyordu. Benim için o yıllarda bu arzunun oldukça gündelik karşılıkları vardı: Bir derste çekinmeden soru sorabilmek, aksanımın ötesinde duyulabilmek, Ermenice konuşmak istediğim bir ortamda kendime yer bulabilmek. Ve en önemlisi de İstanbul’dan taşıdığım hayatın, yeni karşılaştığım insanlar tarafından merakla dinlenebilmesini istiyordum.
İlk evliliğim yürümeyince eğitimimi yarım bırakarak İstanbul’a döndüm. Yıllar sonra yeniden gidip yüksek lisansımı tamamlayabildim. Geçen zamanı ve yarım kalmışlığın bilgisini de taşıyordum. O ilk yıllarda yaşadığım yabancılık ise belleğimde kaldı.Şimdi o genç kadına baktığımda, kendi seçimiyle çıktığı yolda ne kadar yalnız kalabildiğini daha iyi anlıyorum. İstanbul’dan getirdiği Ermeniliğiyle, dilleriyle, yakınlık kurma isteğiyle kendine bir hayat açmaya çalışıyordu. O gün yazamadığı mektupların başında biraz daha durmak istiyorum. Bu yazı da belki, o zaman anlatmakta zorlandıklarına yıllar sonra açılan bir yer.



