Göçen sesler kalan şehir

“Bazı sesler kaybolmaz. Sadece içeriden, daha derinden fısıldar.”
Bir şehrin hafızası her zaman taşta ya da arşivlerde saklı değildir. Bazen bir melodide yaşar. İstanbul’un geçmişi çoğu zaman imparatorlukların, yıkılmış mahallelerin ve değişmiş semtlerin hikâyesiyle anlatılır. Oysa bu şehrin başka bir hafıza katmanı daha vardır: Ses.
Gözle görünmez, kulakla duyulur, hafızada ebedileşir. Kilise ilahilerinde, düğün şarkılarında, ev içi buluşmalarda sokağa süzülen gündelik gürültüden arta kalan seste. Ermenice sözlü müzik, İstanbul’un en eski ama en az konuşulan hafızalarından biridir.
Ermenice sözlü müzik yalnızca estetik bir üretim değildir, bir hatırlama biçimidir. Kilise ilahilerinden aşuğ geleneğine, sürgün ağıtlarından diasporanın modern seslerine uzanan bu müzik, bir halkın kırılmalarını, göçlerini ve sürekliliğini taşır.
Dil melodileştiğinde tarih susmaz, sadece biçim değiştirir.
İstanbul’da bazı sesler kaybolmaz. Sadece yer değiştirir. Bazen Kumkapı’da bir kilise avlusunda, bazen Samatya’da bir düğünde, bazen de Beyoğlu’nda eski bir apartman dairesinde, bir odanın içinden dışarı taşan bir ezgide yeniden duyulur.
Bu müzik bir folklor vitrini değildir. Yaşayan bir hafıza katmanıdır.
Bu topraklarda hiçbir melodi tek başına doğmadı. Ermenice ezgiler Kürt dengbêj anlatılarıyla temas etti, Süryani ilahilerinin titreşimiyle akrabalık kurdu, Anadolu türkülerinin makam yürüyüşleriyle yan yana aktı. Ayrışmaların çok öncesinde sesler zaten iç içeydi.
Sonra bir kırılma oldu. Sadece insanlar değil, sesler de dağıldı, kısıldı, yer değiştirdi. 1915’ten sonra Ermenice sözlü müzik iki hatta bölündü: İstanbul’da kalanların içe çekilmiş sesi ve diasporaya taşınan yüksek hatıra. Bu şehirde kalan ses küçüldü. Büyük salonlardan küçük odalara, meydanlardan kapalı avlulara çekildi. Ama kaybolmadı. Çünkü müzik, varlığın en inatçı biçimidir.
Bu hafızanın en önemli tanıklarından biri Golirab Vardabet’tir. O yalnızca ezgiler derlemedi; bu coğrafyanın ses haritasını kaydetti. Onun defterlerinde diller yan yana durur: Kürtçe, Ermenice, Türkçe… Sadece sayfa değiştirirler, birbirlerinden ayrılmazlar.
Bugün Ermenice sözlü müzik Türkiye’de çok görünür olmayabilir. Ama görünürlük her zaman varlık anlamına gelmez. Bir dilin şarkı olarak söylenmeye devam etmesi, bir enstrümanın hâlâ nefes alması, bir melodinin bir evin içinde fısıltıyla bile olsa çalınması güçlü bir sürekliliktir.
İstanbul’un sesleri üst üste binmiştir. Çan sesi ezanla, vapur düdüğü martı çığlığıyla, eski bir ilahi bir sokak şarkısıyla karışır. Ermenice sözlü müzik de bu karışımın içindedir.
Şehir değişti. İnsanlar eksildi. Ama ses tamamen gitmedi. Çünkü ses, hafızanın en dayanıklı biçimidir. Bazı şehirler tarihle değil, sesle hatırlar. İstanbul’da yükselen bir duduk sesi, bence, onlardan biridir.
Yazar notu: Bu yazı, İstanbul’un çok katmanlı kültürel hafızasında Ermenice sözlü müziğin izlerini ve şehirde hâlâ dolaşan seslerin sürekliliğini hatırlama denemesidir.



