Göçmen çocuk 3

Yalnızlık, yabancı kıyılardaki her göçmen için kaçınılmazdır. En azından ilk yıl boyunca, çoğu durumda… Her şeyi geride bırakırsınız, ailenizi, arkadaşlarınızı, dilinizi, mahallenizin sokaklarını, yüzleri, sesleri, kokuları ve çok iyi bildiğiniz renkleri... Ve aynı kaderi paylaştığınız arkadaşlarınızla söylediğiniz, sözlerini aynı duygularla ezberlediğiniz şarkıları… Çünkü onlar sizin ortak kaderinizin şarkılarıydı. Aynı acıyı ve ıstırabı, umutları ve özlemleri, aynı aşk sözlerini ortaya döktüğünüz tek sesle söylediğiniz şarkılar!
Benim durumumda, bu yalnızlık Toronto'da geçirdiğim 37 yıl boyunca benimle kaldı. İyileşecek ama tamamen iyileşmeyecek büyük bir yara gibi. Bu tedavi edilemez yalnızlık ve ait olmama hissinin nereden geldiğini bilmiyorum. Belki de melankolik ve hüzünlü doğmuşumdur. O ilk yaz ve sonbahar, hayal ettiğimden daha zor geçti.
Dil okulundan ayrıldıktan sonra, lisenin başlaması için bir ay beklemek zorunda kaldım. Bir bakıma çok sıkıcı bir yazdı, özellikle gündüzleri. Abilerim bütün gün çalışır ve sadece akşam yemeği vaktinde eve dönerlerdi. Babam ise gündüzleri dil okuluna gidiyordu. Hiç arkadaşım yoktu ve bütün günü küçük kız kardeşim ve annemle geçiriyordum. Mahallemizdeki çarşıya gider ve sadece takılır, bazen gazoz içer, çikolata veya kurabiye yerdim. Ama o yaşta sigara içiyordum. Kimse bilmiyordu. Bu yüzden sigara alır, birkaç tane içer ve eve gitmeden önce paketi atardım. O yıllarda sigaralar o kadar ucuzdu ki, bir süre her gün yeni bir paket aldım, annemin bana verdiği günlük harçlığım yetiyordu. Bir süre sonra yaptığım şeyin aptalca olduğunu fark ettim. Neden sadece ailemin öğrenmesinden korktuğum için paketleri atıyordum? Bu yüzden sigara paketlerini binamızın asansör tavanındaki ışık panelinin içindeki bir köşeye saklamaya başladım. Kimse oraya bakmazdı. Ertesi gün oradan alırdım.
Gazoz ve çikolata aldığım dükkânı, hiç gülümsemeyen kısa boylu bir adam işletiyordu. Adam, belirgin bir yabancı aksanla İngilizce konuşuyordu. Bir şeyler almaya gittiğimde, çoğu zaman benim yaşlarımda bir çocuğu, açık buzdolabına süt kartonları ve büyük plastik kaplar koyarken görürdüm. Diğer zamanlarda ise rafları düzenlerdi. Sanırım o adamın oğlu ya da yardımcısıydı. Ama bir gün dükkana girdiğimde beni şaşırtan şey, adamın çocukla Türkçe konuşuyor olması oldu. Ses tonu kızgın gibiydi ve tek hatırladığım, çocuğun konuşmayı “Tamam tamam, patron” diyerek bitirmesiydi. Sempati duyduğum kişi çocuktu. Çalışkan bir çocuk olmasına rağmen, adamın ona kötü davrandığını hissettim. Zaten dükkan sahibini hiç sevmemiştim. Sadece soğuk biri olmakla kalmayıp, çirkin ve korkutucu bir yüzü de vardı. Onu ilk gördüğümde, çocukluğumda izlediğim filmlerde Herkül'ün yok ettiği dev gibi kötü karakterleri hatırlatmıştı bana. Onlar da dükkan sahibi gibi kötü karakterlerdi.
O yaz boyunca günlerimi mahallede geçirdim. Akşamları daha heyecanlıydı çünkü aile hep bir aradaydı. Ailemin Kamışlı'dan gelen ve bizden önce Toronto'ya taşınan arkadaşları vardı. Bazı akşamlar onlar bizi ziyaret ederdi, bazı akşamlar da biz onların evlerine giderdik. Akşamlar her zaman memleket anılarıyla doluyordu. Çok nostaljik… Bazı akşamlar daha heyecanlıydı çünkü abim Hraç beni sinemaya, kafeye veya Ermeni toplum merkezinde arkadaşlarıyla toplantılara götürürdü. O ve arkadaşları sanat ve kültüre meraklıydılar ve hatta yılda birkaç kez edebiyat dergisi yayınlıyorlardı. Abim Hraç, Toronto'daki ilk yıllarımda hissettiğim tüm o yalnızlıkta benim için bir kurtarıcı gibiydi. O, kendine atfedilmiş ayrı bir hikayeyi hak ediyor.
Neyse, Eylül geldiğinde liseye başladım. Sıkıcı bir yazın ardından benim için oldukça heyecan verici bir şeydi. Orada Harut adında benim yaşımda bir çocuk dışında kimseyi tanımıyordum. Onunla bir topluluk yemeğinde kardeşi vesilesiyle tanışmıştım. Kardeşi benim kardeşlerimin arkadaşıydı. Harut beni okulumuzdaki tüm Ermeni öğrencilere tanıtmaya çalıştı. İlk tanıştığım ikisini pek sevmedim; onlar Ermeni'den çok Kanadalıydılar. Ama üçüncüsünü hemen sevdim. Adı Hampar'dı ve İstanbullu bir Ermeni'ydi. O gün arkadaşlığımız başladı; 14 yıl süren koşulsuz bir arkadaşlık… Mahallemdeki bir dükkanda çalışıyordu. Hani şu korkunç sahibi olan dükkan... Buna kader derim!



