“Kanada Kültürü 101” sınıfındaki ilk dersim, Toronto'da lisedeki ilk haftamda verildi.
Sınıf arkadaşlarımdan biri -sarışın olan- Çekoslavakya'dan geldiğini söyleyen Pete'di. Aslında sınıfın en arkadaş canlısı öğrencisiydi. Matematik dersinde sıralarımız yan yanaydı. Beyrut'ta biz öğrenciler bütün gün aynı sınıfta kalırdık ve farklı öğretmenler bize ders vermek için sınıfa gelirdi, Toronto'da ise aksine zil çaldığı anda, kendi sınıfları olan farklı öğretmenlerin yanına koşardık. İngilizcem zayıf olmasına rağmen Pete ile anlaşır, çok gülerdik. Ve bir gün, ders arası gülüşürken, dostça bir tavırla sırtına bir şaplak attım. Ne oldu bilmiyorum ama bana hayatımın şokunu yaşattı. Aniden ayağa kalktı ve yüzüme bağırdı, "Bana dokunma! Dokunulmaktan hoşlanmıyorum!" Herkes bana sanki bir suçluymuşum gibi baktı. Çok utandım. Ve işte bu kadar...
Arkadaşlığımızın sonu… O ilk ders, Kanada'da geçirdiğim on yıllar boyunca benimle kaldı. Her zaman fiziksel mesafemi korudum. Kanadalılar dokunulmaktan hoşlanmıyorlardı! Arkadaş olduğumuz dönemde, bir gün Pete'e ülkesini ve kahramanı Dubček'i tanıdığımı söylemiştim. O, sanki kimden bahsettiğimi bile bilmiyormuş gibi, hiç oralı olmamıştı.
Dubček, Dubček... Asla unutmayacağım bir isim. 68 yazında, bu isim günde en az yirmi kez karşıma çıkmıştır herhalde. “Dubček o köpeklere günlerini gösterecek...”, "Dubček için endişelenme, halkının arkasında olduğunu biliyor...“, ”Tanrı şahidim olsun, Dubček korkusuzdur...", Dubček şudur, Dubček budur, vb... On bir yaşındaydım ve bir Beyrut yazında Muhtar Kevork için çalışıyordum. O, Yepremyan Okulu'ndaki yakın arkadaşım Hratch'ın kayınbiraderiydi ve küçük bir bakkal dükkanı vardı. Hratch'ın ailesi, annemin Lice, Diyarbakır'daki eski günlerinden arkadaşlarıydı. O yaz, annem benim için bakkalda iş bulmuştu. İşi sevmiştim, ama tabi evde tembel bir yaz geçirmeyi tercih ederdim. Dükkan çok yoğundu, ama müşterilerle değil, belgeler, şikayetler, tavsiyeler ve bürokratik sebeplerle muhtarın imzasını almak için gelenlerle doluydu. Ayrıca muhtarın her gün ziyaret eden birçok arkadaşı da oluyordu.
Her sabah muhtarin iki ya da üç arkadaşı Aztag ya da Ayk gazeteleriyle gelip Dubček, Sovyetler ve Çekoslovakya ile ilgili son haberleri tartışırlardı. O ülkede neler olup bittiği hakkında hiçbir şey bilmediğim için konuştuklarının çoğunu anlamıyordum. Ama hepsinin Sovyet karşıtı oldukları ve Dubček'i destekledikleri barizdi. İçlerinden biri her zaman her şeyi daha iyi bildiğini iddia ederdi. Diğerleri Dubček'i umudun sembolü olarak görüp överken, muhtarın bu arkadaşı onlara Sovyetlerin güçlü, katı ve imparatorluğu kontrol etmekle çok akıllıca davrandıklarını hatırlatırdı. İşlerini iyi biliyorlardı ve Dubček gibi küçük bir adam kimdi ki? O her zaman şüpheci ve alaycıydı. Onu hiç sevmiyordum. Son kriz geldiğinde ve Sovyetler ülkeyi işgal ettiğinde, o adam dışında herkes büyük bir şok yaşadı. O tek başına "Size söylemiştim! Size söylemiştim!" deyip duruyordu.
Görevim, muhtar bir yere gittiğinde dükkanı temizlemek, satış yapmak ve dükkanın başında durmaktı. Yalnız kaldığım zamanları severdim. Elimde toz beziyle dükkanın önündeki alçak hasır sandalyeye oturur ve nadiren gelen müşterileri beklerdim. müşterilerle dolup taşan bir dükkan değildi. Mağazadaki eski usül tartıda kuru gıda ve sebzeleri tartmaktan keyif alırdım. Çok küçük yaşlardan beri tartılara karşı bir takıntım vardı. Özellikle elli gramlık, yirmilik ve onluk gibi daha hafif tartılar. Ağır demirden yapılmış ve üstlerinde Arapça birim ağırlıkları kazınmış ağırlıklar her zaman oynaması güzel nesnelerdi benim için. Kasanın parasını hiç çalmadım. Parayı kolayca çalabileceğim hiç aklıma gelmemişti. Ama yaşım gereği tatlılara bayılırdım. Bunun için beni suçlayamazsınız.
Zaman zaman yalnız kaldığımda, dükkanın arkasına gider, bir çikolatalı gofret alır, ambalajını açar ve iki ısırıkta yerdim. Sonra ambalajı top haline getirip arka duvara yaslanmış büyük, ağır fasulye ve pirinç çuvallarının arkasına atardım. Kimsenin oraya bakmayacağına inanıyordum.
Elli yıldan fazla zaman geçti, duyduğuma göre muhtar, Lübnan iç savaşının son günlerinde bir keskin nişancı tarafından vurulmuş. Ruhu şad olsun! Bana, dükkânını yıllar önce kapattığını söylediler. Bazen, muhtar Kevork dükkânını boşaltırken, çuvalları taşırken tonlarca gofret ambalajı bulduğunda ne düşündüğünü merak ediyorum. Bilmiyorum ama yine de suçluluk duyuyorum.




