Göçmen çocuk

Toronto'ya ilk taşındığımda, 15 yaşında etkilenmeye açık bir gençtim. O zamana kadar bildiğim dünya, yeni şehirdekinden çok farklıydı. Kültürel şok ve benim gibi Ortadoğu'dan gelen genç bir adam için neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair kafa karışıklığı çok fazlaydı. Etrafıma baktığımda benim yaşımdaki diğer öğrencilerde gördüğüm tek şey yaşam tarzlarındaki tekdüzelikti; uyuşturucu, bira, seks ve hafta sonu partilerinde kafayı bulup sarhoş olmak.
Uyuşturucu ve ağır içki benim için bir seçim değildi. Sonuçta ben “eski iyi” bir Ortaroğu çocuğuydum. 15 yaşımdaki halimi düşünün, yaklaşık 52 yıl önce. Bizim oralarda parmaklar genellikle uyuşturucu kullananları ve alkolikleri işaret ederdi. Ayrıca, o zamanlar tam olarak anlamamış olsam da, Kanada gençliğinin seks, uyuşturucu ve alkolü “isyan” fikriyle ilişkilendirdiğini hissediyorum. Buna bir de çok ihtiyaç duyulduğunu düşündükleri kaçış duygusu ekleniyordu. Ben “isyanımı” göç etmeden önce yapmıştım zaten... Beyrut'ta gençken tüm yardımsever solcu öğretmenlerim ve akıl hocalarım sayesinde. Kaçışa gelince kafayı bulmanın ya da sarhoş olmanın sorunlarımı çözeceğine asla inanmadım ki kafası karışık yeni bir göçmen çocuk olarak pek çok sorunum vardı. Bu benim için bir seçenek değildi işte.
Kızlara gelince, Beyrut'ta normal, sosyal bir çocuk olmama rağmen çok utangaç ve özgüvensiz bir hale gelmiştim. Toronto'ya taşındıktan sonra sanki dilim kesilmiş gibi hissettim ve yaşadığım kültürel yabancılaşma ile birlikte aşırı bir utangaçlık ve sessizlik günlük hayatımı gölgeledi. O kadar utangaçtım ki çoğu zaman okul kafeteryasına gidip öğle yemeği için sıraya girmektense aç kalmayı tercih ederdim. Kendimi ait hissetmediğim için herkesin beni izlediğini düşünüyordum... Memleketimi özlüyordum ve neredeyse hiç İngilizcem ya da arkadaşım olmadığından (sadece bir tane vardı) nehirden karaya atlamayı hayal ettiği için pişmanlık duyan bir balık gibi hissediyordum... Şimdilerde suyun öz olduğunu anlayan…
Pişman oldum diyorum çünkü size yalan söyleyip Kanada'ya gitmeyi hiç istemediğimi iddia edemem. Aslında oraya taşınacağımız için çok heyecanlıydım. Ancak oraya vardıktan birkaç hafta sonra geride bıraktıklarımın farkına vardım ve Toronto'dan ayrılana kadar 37 yıl sürecek olan üzüntü ve özlemim o ilk günlerde başladı. Elbette, bu 37 yıl içinde rahat yaşadım, üniversiteden mezun oldum, birçok kültürle tanıştım, arkadaşlar edindim, birkaç kez aşık oldum ve birçok yere seyahat ettim vs… Gerçek şu ki, yeni ülkenin sonunda bana sunduğu her şeye rağmen, kendimi asla evimde hissetmedim. Her zaman önceki hayatımın hatırasını ve büyüklerimin bana öğrettiklerini saklamak zorunda olduğumu hissettim. Kendimi Kuzey Amerikalı olmaya direnmek zorunda hissettim. Kimliğimi korumak uzun ve yorucu bir mücadeleydi. Sadece bir Ermeni olarak değil... Daha ziyade kökleri kesilmiş ve iyileşip yeniden büyümeleri için beklemesi gereken biri olarak. O boğulan balık gibi nehrimi geri istedim.
Kızlar konusuna geri dönecek olursak, neden Kanadalı kızların ulaşılamaz veya dokunulamaz olduğunu hissettiğimi hala anlayamıyorum. Neden bu kadar utangaçtım? Okulda hoşlandığım kızlardan herhangi birine (ve inanın birçoğundan hoşlandım!) çıkma teklif etmek neden bu kadar büyük bir meseleydi? Ne de olsa, gördüğüm kadarıyla flört etmek çok yaygındı ve erkeklerin çoğunun kız arkadaşı vardı. Bazen bunun dil engelinden kaynaklandığını düşünüyorum. Toronto'ya geldiğimde İngilizcem çok zayıftı. Hatta üç ay boyunca devlet destekli bir dil okuluna gittim. Yeni gelen genç göçmenler içindi. Hayatımda ilk kez Yunanlılar, Makedonlar, Koreliler, Çinliler ve diğerleri gibi bazı milletlerle tanıştım. Hepimiz çok az İngilizce ve kendi kökenlerine özgü güçlü bir aksanla konuşuyorduk. Çoğunluğu Yunan ve Makedon'du ve tarih ve Büyük İskender hakkında çok fazla tartışırlardı. Bildikleri azıcık İngilizce dil bilgisi ile kendi dillerinden İngilizceye çevirdikleri ve büyük ölçüde yanlış telaffuz ettikleri müstehcen küfürler eşliğinde çok komik dövüşler yaparlardı. Geri kalanımız da kulağa ne kadar saçma geldiklerine gülerdik. Her neyse, üç ay sonra İngilizcemin hiçbir yere gitmediğini fark ettim ve üstüne üstlük Yunan ve Makedon aksanıyla bozuk İngilizce konuşuyordum. Okulu bıraktım ve normal bir liseye kaydoldum.
İşte buradaydım, hiç kimseyi tanımadığım bir okula kayıt yaptırmıştım, dil sınırlamaları ve utangaçlık yüzünden acı çekiyordum. Bu kombinasyonun ne kadar moral bozucu olabileceğini biliyor musunuz? Durun size anlatayım! Sınıflarımdan birinde Gina adında çok güzel ve çekici bir İtalyan kız vardı. Ateş gibiydi... Enerjik ve geveze… Ben dâhil herkes onu severdi. Ama onunla hiç konuşmamıştım ve konuşmaya cesaret edebileceğimi hiç düşünmemiştim. Ben kimdim ki? Muhtemelen varlığımdan bile haberi yoktu. İşte o nadir günlerden birinde öğle yemeğimi okul kafeteryasında tek başıma yerken kim elinde yemek tepsisiyle geldi ve "Merhaba Berge. Sana katılabilir miyim?" diye sordu. O, Gina, adımı bile biliyordu! Tabii ki oturdu. Ama hepsi bu kadar. Yüzyıl gibi gelen sonraki on dakika boyunca o lokmalarını birbiri ardına yerken ben de kendi lokmalarımı yedim. Dilim tutulmuştu. Gerginlikten nefes bile alamıyordum. Ona o kadar çok güzel şeyler söylemek istiyordum ki: Ondan hoşlandığımı, bana memleketimdeki kızların cazibesini ve zarafetini hatırlattığını… Ama dilsizdim ve zamanın hızla akıp gitmesinin ve birazdan sohbet etmediğime pişman olacağımın baskısıyla neredeyse terliyordum. Haklıydım! Yemeğini bitirdi, kalktı ve gitmeden önce sadece “sohbet için teşekkürler” dedi. Dünyadaki en aptal adam olduğumu düşünmüş olmalı. Sanırım öyleydim!!
İngilizceden çeviren: Nora Dink



