Hrant tuzağı boşa çıkarıyor
Akdeniz Üniversitesinde kurulan tuzak ve sonrasında yaşananlar, Hrant’ın bana anlattığı ve aklımda kaldığı kadarıyla şöyle:
Oral Çalışlar’la birlikte Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde 17 Şubat 2006 tarihinde yapılması planlanan bir panele davet edilmişler.
Çalışlar’ın “önceden hazırlanmış bir komplonun içinde bulduk kendimizi” diye anlatacağı toplantı için Hrant, “tam bir Kızıl Elma tezgâhıydı” diyordu.
Toplantı çağrısı aldığında diğer konuşmacıların isimlerini sormuş, önce sır gibi saklamışlar isimleri, ama Hrant’ın ısrarı üzerine, Vural Savaş’ın ismini vermek zorunda kalmışlar. Daveti hemen geri çevirmiş Hrant.
Kısa bir süre sonra tekrar arayıp Vural Savaş’ı çağırmaktan vazgeçtiklerini söylemişler ve toplantıya katılmaları için ısrar etmişler. Panelin üniversitede olması, gençlerle buluşma ihtimali cazip gelmiş, “katılalım bakalım” deyip gitmişler Antalya’ya.
“Salona bir girdik ki ne görelim, 1500 kişilik devasa salon hınca hınç dolu, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu dinleyiciler, ellerindeki kâğıttan küçük bayrakları sallıyorlar. Vural Savaş da dinleyicilerin arasında. Bize göndermedikleri davetiyeyi konuşma yapacağımız masanın üstüne koymuşlar. Davetiyenin arkasında Atatürk’ün Erzurum Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmadan bir alıntı.
Toplantının başlığından zaten hangi amaçla düzenlendiği belli; “Orhan Pamuk ve Hrant Dink Davaları Işığında Düşünce Özgürlüğü Nedir? Ne Değildir?” Oturumu yönetecek kişi de emekli savcı Çetin Yetkin, bunu da bizden gizlemişler.
Konu başlığıyla, davetiye içeriğiyle, salonun haliyle nasıl bir tezgâhın içinde olduğumuzu anladık ama yapacak bir şey yok, artık çok geç, oturduk bir kere insanların karşısına, konuşacağız…” demişti.
Çetin Yetkin tam bir savcı edasıyla sorgulamaya kalkmış Hrant’ı. “Türk’ten boşalacak zehirli kan sözleriyle ne demek istedin?” diye sormuş. Hrant emekli savcının sorusuna soruyla karşılık vermiş ve demiş ki, “Siz koskoca bir profesörsünüz, tanınmış bir savcısınız, o cümleden ne anladınız, anladığınızı salonda bulunanlara da anlatır mısınız?” Çetin Yetkin kem küm etmiş, cümlenin çözümlemesini yapmamış, Hrant ısrar edince de hiçbir şey anlamadığını söylemiş. Beklediği cevabı alan Hrant, “cümleyi tek başına ele alırsanız hiçbir şey anlamazsınız, önündeki ve ardındaki cümlelere ihtiyaç duyarsınız” diye başlayıp yazı dizisinin konusunu, kastının ve derdinin ne olduğunu tane tane anlatmış salondaki kalabalığa.
Salondakiler bu konuşmadan çok etkilenmişler. Çetin Yetkin’in çabaları sonuç vermemiş, sallanan bayraklar inmiş önce.
Vural Savaş söz almış Hrant’ın kendisini veto ettiğini dile getirip bundan şikâyet etmeye başlamış ama gerekçesini açıklamıyormuş.
Hrant, söz istemiş, Vural Savaş’ı veto etme gerekçesini anlatmış ve:
“Şimdi ben bizi dinleyenlerin önünde, Ermenistan’dan ya da Diaspora’dan tek kuruş almadığım, Agos’un kasasına böyle bir para girmediği konusunda en kutsal değerlerim adına yemin ediyorum. Vural Savaş’ı da hepinizin önünde, iddiasını ispat bakımından, Ermenistan’dan ya da Diaspora’dan para aldığım konusunda yemin etmeye davet ediyorum” demiş.
Yemin edememiş Vural Savaş, sessizce oturmuş yerine.
Panelin diğer konuşmacısı, Trabzon’dan çıkıp gelen emekli Albay Hüseyin Mümtaz Bayazıtoğlu konuşmasında, ‘Türklerin bu ülkenin asli unsuru’ olduğunu anlatmakla meşgulmüş o ara.
"Kim alınıyor ise alınsın ben bu ülkenin asli unsuru olan bir Türküm" demiş ve sözlerini "mevzu bahis vatan ise gerisi teferruattır" cümlesi ile bitirmiş.
Vural Savaş’ı, Çetin Yetkin’i, Kemal Kerinçsiz’i biliyordum ancak Hüseyin Mümtaz Bayazıtoğlu’nun ismini ilk defa bu konferans nedeniyle duymuştum. Bu emekli albayın ismiyle, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla ve yaşadığı şehirle ileride, cinayetten sonra defalarca karşılaşacağımı o zaman elbette bilmiyordum.
Dink cinayetinden sonra yazdığı yazısında Ogün Samast için "kahraman" imasında bulunan, Türk Ocakları Trabzon Şubesi’nin düzenlediği bir panelde "İçimizdeki Ermenileri ayıklayacağız" ifadelerini kullanan bu albay hakkında anlatacağım çok şey var ama bir başka yazının konusu olsun.
Son bir umut Kemal Kerinçsiz’i çağırmış kürsüye Çetin Yetkin.
“İşte o zaman onun da orada olduğunu fark ettim, dinleyicileri tahrik etmeye çalışan Kemal Kerinçsiz’in konuşması da ters tepen silah gibiydi. Artık kimse onu dinlemek istemiyor, alkışlarla protesto edip susturuyorlardı” diye anlatmıştı Hrant.
Oral Çalışlar’ın ifade özgürlüğünü savunan konuşmasının ardından dinleyiciler, Hrant’ı ve Oral’ı alkışlarla destekleyip bu kirli tezgâhı kuranlara gereken dersi vermişler.
Hrant’ı sayısız defa dinlemiş, konuşmasının büyüleyici gücüne tanık olmuştum. Farklı bir sonuç beklemiyordum zaten. Yeter ki insanlarla doğrudan ilişki kurabileceği bir alan sunulsun ona, ya da bir kapı aralansın. Hrant o kapıdan süzülür, o mekânda yerini alır ve olağanüstü ikna edici, inandırıcı üslubuyla, samimiyetiyle herkesi etkilerdi. En gerilimli anlarda söz alır, buram buram Anadolu kokan sesi ve diliyle havayı yumuşatmakla kalmaz, bir konuşma süresi içinde dahi dinleyenlerin beynine, kalıp yargılarını sorgulayacak sorular yerleştirirdi.
Onu, kitlelere hain, Türk düşmanı olarak sunmaya çalışanlar çok uğraştılar, bütün güçlerini her alanda seferber ettiler, adliyeleri, duruşma salonlarını ırkçı saldırı mekânları olarak kullandılar, üniversitelerde kumpas kurdular ama olmuyordu işte. Hrant konuştukça planları ters tepiyor, onu dinleyenler, hakkında yürütülen propagandaya inanmıyorlar, bu adamları değil onu alkışlıyorlardı.
Belki onu ‘tehlikeli’ kılan da buydu.


