İnsan Haklarının fikriyattan siyasete evrilmesi 18. yüzyıl sonudur. 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, insanların eşit yaratıldığı ve devredilemez haklara sahip olduğu ilkesini beyan eder. 1789 Fransız Devrimi ise İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile özgürlük ve eşitlik ilkelerini ortaya koyar.
19. yüzyıl ve 20.yüzyılın ilk yarısı sanki bu iki temel metne nispet yaparcasına savaşlar ve kitlesel katliamlar çağıdır. Meselenin bütün beşeriyetin meselesi hâline gelmesi ve kurumsallaşması ise 1945 sonrasında gerçekleşir. 1948’te, üç yıl önce temelleri atılmış olan Birleşmiş Milletler Örgütü, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini kabul eder. Belge, günümüz insan hakları siyasetinin temel taşlarından biridir. Dekolonizasyon bu dinamiğin sonuçlarından biridir. 1989’da Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle İnsan Hakları tam manasıyla küresel bir boyuta taşınır.
Bugün bu dönemin sonunu yaşamaktayız. Geçen ay içinde açıklanan iki rapor epeydir herkesin idrak veya hissettiğini faş ediyor. İnsan Haklarının insanlığın önceliği olmaktan çıktığının en vahim göstergesi hak savunucularının başlarına gelenler.
Önsaf Savunucularının (Front Line Defenders) 15 Haziran tarihli Küresel Analiz raporuna göre geçen yıl 28 ülkede en az 358 insan hakları savunucusunun öldürüldüğü belgelendi. Başı çekenler Kolombiya (165), Meksika (43), Filistin (43), Brezilya (22) ve Honduras (13). En sık hedef alınan savunucular toprak, çevre ve köylü topluluklarının hakları için çalışanlar (yüzde 23,46), yerli halkların hakları için çalışanlar (yüzde 17,03) ve Gazze Soykırımı mıntıkası gibi çatışma bölgelerindeki ihlalleri belgeleyenlerdi (yüzde 9,78).
Verilere göre, keyfi gözaltı, tutuklama ve ölüm tehdidi savunuculara karşı dünya genelinde en sık bildirilen ihlaller arasında. Çevrimiçi gözetim ve sansür, sosyal medya üzerinden şiddet ve taciz, telefon dinlemeleri, sorgulamalar ve cihazlara el konulması veya cihazların tahribi de ihlaller arasında.
Küresel ölçekte en çok hedef alınan ilk üç insan hakkı ise LGBTIQ+ hakları (yüzde 9,5), ifade özgürlüğü (yüzde 9,4), kadın hakları (yüzde 6,9), toprak, çevre ve yerli halkların hakları savunucuları ayrı ayrı daha küçük oranlara sahip olsa da birlikte değerlendirildiğinde toplamın yüzde 8,7'sini oluşturuyor.
Bu baskıcı ortam, diğer yanda malî kaynaklarının azalmasının müşterek etkisi sahada somut şekilde hissediliyor ve pek çok insan hakları savunucusu çalışmalarını durdurmak ve örgütlerini kapatmak zorunda kalıyor.
İkinci rapor 17 Haziran’da BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğince yayımlandı.
Rapora göre her 10 saatte bir, bir insan hakları savunucusu, gazeteci veya sendikacı öldürülüyor ya da zorla kaybediliyor. Her saat, bir çocuk silahlı çatışmalar nedeniyle hayatını kaybediyor. Her beş kişiden biri, son bir yıl içinde ayrımcılığa maruz kaldığını bildiriyor. İnsan hakları savunucularına yönelik şiddet gittikçe artıyor. 2015 yılından bu yana en az 5.995 insan hakları savunucusu öldürüldü.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk şöyle diyor: “Her verinin arkasında bir insan hayatı vardır; yaşanmış ya da kaybedilmiş bir hayat. Bu yeni küresel insan hakları verileri, ayrımcılığın, şiddetin ve dışlanmanın sistematik olduğunu ve zaten toplumun kenarında yaşayan grupları etkilemeye devam ettiğini gösteriyor.”
Ayrımcılık yaygınlığını koruduğu gibi artık derin yapısal özellikler taşıyor. Engelli bireyler en ağır yükü taşıyan gruplardan biri olup, neredeyse her üç engelliden biri ayrımcılığa maruz kalıyor. Bunun yanında cinsiyete dayalı ayrımcılık da yüksek seviyelerde seyrediyor. Ayrıca, Yüksek Komiserliğin ilk kez yaptığı tahlile göre, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet azınlıkları, genel nüfusa kıyasla iki ilâ üç kat daha yüksek oranlarda ayrımcılık yaşıyor.
Uluslararası standartlarla tam uyumlu ulusal insan hakları kurumlarının oluşturulması konusunda ise ilerleme tamamen durmuş durumda. 2025 yılında bu kurumların sayısında herhangi bir artış kaydedilememesi, görünürlük ve hesap verebilirlik mekanizmalarının İnsan Hakları savunuculuğunun yaşadığı krizin boyutlarına ayak uyduramadığını gösteriyor.
Sözün özü, insanlık için İnsan Hakları ve tüm diğer kolektif haklar artık hiçbir öncelik taşımadığı gibi kimsenin umuru bile değil. Yegâne ilgi konusu bireylerin kendileri ve kendi hakları, o kadar. Böylesine bencil, bireyci bir dünyanın akıbetinin ne olabileceğini kestirmek zor değil.


