Duruşma bittiğinde polisler bize beklememizi söyleyerek saldırgan grubu duruşma odasından çıkardılar. Mahkeme kaleminde bir süre bekledik.
Duruşma öncesi Hrant’ı garajdan alan polis ekibi geldi, polisler, Hrant, Arat ve ben duruşma odasından asansöre yürüdük. Baba oğul dimdik yürüdüler, tepki vermiyorlardı ama içlerinde fırtınalar estiğini hissediyordum. Polisin aşağıya indirmeye çalıştığı gruptan, “Burada hükümet koruyor, sonra kim koruyacak seni!” sesleri geldi.
Garajda araç cam filmi ile kapalı küçük bir polis otosu bekliyordu. Ön tarafa bir polis memuru oturdu, arkaya Hrant ve Arat.
Nereye gidecekseniz oraya bırakacağız dediler. Hrant, “Nereye olacak Agos’a gideceğim” dedi. “İstersen hemen Agos’a gitme” dedim, kabul etmedi. Israr etmemin anlamsız olacağını düşündüm. Hani fiske vursan kan çıkmaz derler ya, öyle görünüyordu Hrant. “Birazdan arayacağım” dedim. Polisler, “merak etmeyin, gerekli güvenlik tedbirlerini aldık, istedikleri yere götüreceğiz” dediler. Otomobil hareket etti, arkalarından çıktım, adliyenin önünde hala bağrış çağrış, gürültüler…
Hrant’la Arat’ın içinde olduğu polis otosu aralarından geçti, arkasından da bir ekip otosu onu takip etti, fark etmediler ama Hrant’la Arat’ı taşıyan araç uzaklaştıktan hemen sonra içlerinden bazılarının ‘garaj kapısına, garaj kapısına!’ diye bağırdıklarını duydum. Onlar garaj kapısına yöneldiklerinde Hrant’la Arat’ı götüren otomobil gözden kaybolmuştu.
Asansörle yukarıya, mahkeme kaleminde bekleyen avukat arkadaşlarımın yanına gittim. Bizi bir süre mahkeme kaleminde beklettiler sonra aşağıya indik. Aşağıda polis kordonu içinde bekletilen bir grup daha vardı. Bu gruptakiler Hrant’a destek ve dayanışma için gelen ancak adliyeye giremeyenlerden oluşuyordu. İçlerinde Müge Sökmen, Çiğdem Mater, Özlem Dalkıran ve Feza Kürkçü’yü, Orhan Alkaya’yı, Şanar Yurdatapan’ı, Yalçın Ergündogan’ı seçebildim.
Sosyalist Demokrasi Partisi’nin o zamanki başkanı Filiz Koçali tarafından Hrant’ı ve beni korumak için gönderildiklerini söyleyen ve birkaç kişiden oluşan bir grup genç de aralarındaydı. (Dayanışma için gelenler bu isimlerden ibaret değildi kuşkusuz, göremediklerim, fark edemediklerim olabilir, beni bağışlasınlar)
Saldırgan güruh hala oradaydı.
Çiğdem Mater’i, Müge Sökmen’i tartakladıklarını, her nasılsa polis kordonunu yaran bir şahsın Feza Kürkçü’yü yumrukladığını duydum. Çiğdem’e, Müge’ye ve Feza’ya saldıran bu şahsın gazetelerde yayınlanan fotoğraflarından, Ergenekon davası sanıklarından Oktay Yıldırım olduğunu daha sonra teşhis edecektik.
Adliyenin önüne getirilen polis otobüsüne polis kordonunda bindirildik, avukatlar ve destek için gelenlerle birlikte.
Polis, sanık avukatlarını ve dayanışma için gelenleri kaçırıyordu…
Yolu açmaya çalışan polislerin arasında otobüs hareket etti ancak trafik sıkışıklığı nedeniyle hemen uzaklaşamadı alandan. En ön koltukta oturmuştum. Sağ dikiz aynasından arkada olan biteni izlemeye çalışıyordum. Bir ara polis kordonunu her nasılsa yaran iki kişinin otobüse doğru deliler gibi koştuğunu, otobüsün arka çamurluklarından tutarak hareketini engellemeye çalıştıklarını, birinin otobüsün kaportasını tekmelediğini, diğerinin ise kaportayı ısırdığını gördüm. Gözlerime inanamadım. Dehşet içindeydim. Polis otobüsünün kaportasını ısıran adamın da içinde bulunduğu bu azgın güruhun Hrant’ı ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerini düşünerek ürperdim.
Polis otobüsü ara sokaklardan geçerek hepimizi Taksim’e bıraktı. Bu nasıl bir çaresizlik haliydi ki avukatlar polis otobüsüyle kaçırılıyor, hâkimlerin savcıların gözleri önünde yaşanan bu rezalete kimse dur demiyor, adliye önlerinde, duruşma salonlarında terör estiren bu adamlar giderek pervasızlaşıp saldırganlaşıyor, televizyon kameralarına kahraman edasıyla poz veriyorlardı.
Meydandayken cep telefonum çaldı, ekranda Hrant’ın ismini gördüm. Agos’a ulaştığını biliyordum ama yine de yüreğim ağzımda açtım telefonu. “Bir şey soracağım, Veli Küçük mü geldi duruşmaya, gazeteci arkadaşlar geldiğini söylüyorlar da” dedi. “Doğru söylüyorlar” dedim, katılma dilekçesi verenlerden biri de Veli Küçük’tü. Fotokopi ile çoğaltılmış tip dilekçelerin altındaki imzaları hâkim duruşma tutanağına geçirirken ismini duymuştum.
Emin olmak için yine de çantama yerleştirdiğim tutanağa baktım ve “evet gelmiş, müdahale dilekçesi verenlerin arasında o da var, duruşma odasında değil koridordaymış anlaşılan’” dedim.
Kısa bir sessizliğin ardından ‘İşin rengi değişti, bu iş artık farklı’ dedi.
İşte o günden sonra huzursuzdu artık, davaların derin bir planın parçası olarak yürütüldüğünden emindi.

