İyi Halli olmak ?
Koşullu salıverilmek (şartlı tahliye) bir lütuf değildir.
Yasada sayılan makam, kurul ya da kişilerce lütfedilmiş bir ödül ya da buradaki kişilerin takdirine bağlı bir kurum hiç değildir.
Ceza sistemini tamamlayan bir ceza infaz kurumudur. Amacı, koşulları ve kuralları Anayasa ve yasalarca belirlenir ve elbette bu saydığımız yasal düzenlemelerin de öngörülebilir açıklıkta ve belirlilikte olması yasallık ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur.
Ciddi hak ihlalleriyle sürekli gündemde olan ülkemiz hapishanelerinde özellikle siyasi mahkumların yaşadığı ağır hak ihlallerinin ve temel sorunların en önemlilerinden birinin, idare ve gözlem kurullarının koşullu salıverilmeye ilişkin ayrımcı, soyut ve keyfi kararları olduğunu söylemek hiç de abartılı bir ifade sayılmamalı.
İnfaz süresi dolmuş, koşullu salıverilme hakkı doğmuş siyasi hükümlülerin, idari gözlem kurullarının keyfi ve subjektif raporlarıyla özgürlük haklarının ihlal edildiğine dair son örneklerden birini Furkan Karabay’ın yazısıyla öğrendik.
“Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nde 10 yıldır tutuklu bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği Onursal Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı “iyi halli ” olmadığı iddiasıyla koşullu salıverilmeden yararlandırılmadı. Gözlem kurulu Kozağaçlı için “toplumla bütünleşecek durumda değil” dedi.”
Önce kısaca ne olduğunu hatırlayalım;
Ceza İnfaz Kanunu’na göre 10 yıl 15 ay olarak kesinleşen hapis cezasının infaz süresi Şubat 2025’te tamamlandığından Bakırköy 2. İnfaz Hakimliği, Kozağaçlı’nın koşullu salıverilmesine karar verdi. Kozağaçlı 16 Nisan’da serbest bırakıldı ama sadece bir gece evinde kalabildi. Çünkü Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, koşullu salıverilme kararına itiraz etmiş, “gelişim değerlendirme raporlarına göre gelişim puanı 37,75 olup bakanlık tarafından belirlenen 40 puanı karşılayamadı” diyerek Kozağaçlı’nın tekrar hapishaneye kapatılmasını istemişti.
Bir gün önce serbest bırakan aynı hâkim savcılık itirazını kabul ederek Kozağaçlı hakkında yakalama kararı çıkardı ve o halen hapiste.
Yani bir gün önce “iyi halli” kabul edilerek tahliye edilen Kozağaçlı’nın o geceyi evinde geçirdikten sonra ertesi sabah ‘iyi halli’ olmadığına karar verilmiş, neye göre verildiği, nasıl hesaplandığı net ve somut ölçütlere dayanmayan keyfi bir puanlama sistemi ile 1,5 puanın eksik denilerek yeniden hapishaneye gönderilmişti.
Bunlar nasıl mümkün oluyor? Açıklamaya çalışayım:
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanuna göre,
“Koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için mahkûmun kurumdaki infaz süresini iyi halli olarak geçirmesi gerekir.”
Hükümlülerin koşullu salıvermeden yararlanması için iyi halli olma koşulu getiren bu yasada ‘iyi halli olma’nın tanımı yok.
Tanımı yapılmayan, unsur ve şartları belirlenebilir, öngörülebilir olmayan iyi hal kavramının nasıl uygulanacağı tamamen idarenin, gözlem kurullarının takdirine, subjektif değerlendirmelerine bırakıldığından oluyor bütün bu haksız, adaletsiz, eşitsiz, ayrımcı uygulamalar.
Her ne kadar aynı yasanın 89 numaralı maddesinde iyi halli olmanın ne şekilde belirleneceğine yer verilmiş ise de burada sayılan ölçütler de tamamen keyfi biçimde yorumlamaya açık olduğundan ve böyle uygulandığından uygulamadaki örnekler Anayasa’da ve yasada öngörülen amaçları karşılamıyor.
Yasada öngörülebilir açıklıkta ve belirlenebilir nitelikte bir tanım yokluğu koşullu salıverilmeye ilişkin raporlar düzenleyen idari ve gözlem kurullarının siyasi ve ideolojik değerlendirmelerine, keyfi kararlarına kolaylık sağlıyor.
İnfaz sisteminin eleştirilecek çok yönü var ama ben bu yazıda bir de Selçuk Kozağaçlı’nın hapiste tutulmasına gerekçe gösterilen ‘toplumla bütünleşme’ kavramına değinmek istiyorum.
Cezaevi gözlem kurulu Kozağaçlı için “toplumla bütünleşecek durumda değil” demiş.
Bu gerekçeyi her okuduğumda -ki daha önce başka pek çok kez kullanılmıştı- ‘hangi toplum’ diye sormaktan kendimi alamıyorum. Mahkumların hangi toplumla bütünleşmeleri isteniyor?
Ortada mesela arkadaşlık, komşuluk gibi ortaklık referansları etrafında, ortaklık fikri üzerinden farklılıklarıyla bir arada yaşayan bir toplum mu var?
Nilgün Toker, “toplum, bir ortaklık fikri üzerinden bir arada yaşayan insan topluluğudur. 12 Eylül bizim toplum olma kapasitemizi yok etti, farklı olanların birbirine düşmanlığı fikrini getirdi. Yani Türkiye devleti her zaman otoriteryendi, her zaman devlete itiraz edeni düşman olarak tarif ederdi. Ama devlet düşman ilan ederdi, toplum değil.”
“Kendisine benzemeyenle iyi ihtimal görmezden gelme/yok sayma, kötü ihtimal yok etme ya da tahakküm etme şeklindeki bir ilişkiye gömülmüş bir yaşam dünyası, paylaşılan bir yaşam dünyası olmadığından toplum ortadan kalkmıştır” diyor.
Evet özellikle son yıllarda derinleşen biçimde bir ortaklık fikri etrafında örgütlenmiş bir toplumdan değil birbirine düşman kutuplardan söz edebiliriz.
Siz hangi toplumdan, hangi toplumla bütünleşmeden söz ediyorsunuz?
Siz mesela Ogün Samast’a kahraman muamelesi yapan, stadyumları beyaz bere takarak dolduran, ırkçı sloganlar atan, zulme taraf olan insanların oluşturduğu toplumu mu, yoksa Dink’in cenazesine katılan, her yıl 19 Ocak’ta Agos önünde toplanan, demokrasi ve adalet talep eden insanların oluşturduğu toplumu mu kastediyorsunuz?
Cevabı aşağıdaki örnekte:
Ogün Samast, bir gardiyanın boğazını kesmeye çalıştı, gardiyanı rehin aldı, görevlilere ağır küfür ve hakaretler etti ama “toplumla bütünleşmesi” uygun görülerek, normalden çok daha erken bir sürede tahliye edildi. Tahliye olur olmaz da soluğu mafya liderinin yanında aldı.
Puanları da çabucak doldurmuş, “iyi halli” sayılmış demek ki…
Tanıdığım Selçuk Kozağaçlı ve diğer siyasi mahkumlar yıllarca cezaevinde yatar da sınırları iktidarca belirlenmiş toplumla asla bütünleşmez.
Yeterince açık değil mi?

