Geçen hafta İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye katılması üzerine kaleme aldığım yazıyı şu cümleyle bitirmiştim:
“Bağımsız medya ve iktidara yakın olmayan sosyal medya, zaten kapandı, belediyeler teker teker alınıyor. Parlamentoyu da kapatmaya galiba az kaldı.”
Bunu da mevcut gelişmelerin yanısıra, MHP Lideri Bahçeli’nin önümüzdeki beş yıllık dönem için partisinin siyasi formülünü şu sözlerle açıklamasına dayandırmıştım: “Yürütmede Erdoğan, yasamada Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye’de Cumhur İttifakı, dünyada Türk Partisi.”
14 Ekim Çarşamba sabahına Türkiye çapında izlenebilen ve hükümet yanlısı olmayan sayılı haber kanallarından biri olan Halk TV’ye kayyım atanmasıyla uyandık.
Halk TV bilhassa CHP (sonrasında Yeni Parti) üzerinde iktidar eliyle kurulan baskıları geniş biçimde işleyen, muhalefetin sesini duyurabilen yaygın bir haber kanalı.
Bu kanala, kanal sahibine yönelik bir soruşturma gerekçe gösterilerek kayyım atanması ve şirketin de TMSF’ye devredilmesi hiç şüphesiz basın özgürlüğüne yönelik yeni bir karartma uygulaması.
Tam da ne zaman? Tam da fon skandalı AKP’yi bunaltmaya başlamışken, Yeni Parti lideri Özgür Özel skandala bulaşan AKP’ye yakın başka isimler olduğunu söylemişken, tam da bir yılı aşkın süredir hapiste tutulan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu savunmasına başlamışken, tam da T24 sitesi kapatılmış, pek çok sosyal medya hesabı engellenmişken. (Hatırlayalım, geçtiğimiz günlerde Uluslararası Af Örgütü, 20 insan hakları ve basın özgürlüğü örgütüyle ortak açıklama yayımlayarak, X ve Meta dahil sosyal medya platformlarını, Türkiye mahkemelerinin gazetecilere ve aktivistlere ait yüzlerce hesaba erişim engeli getirilmesi kararlarına direnmeye çağırmıştı ve Türkiye yetkililerine, ifade özgürlüğünü ihlal eden bu tür engelleme kararları çıkarmaktan vazgeçme çağrısı yapmıştı.)
Halk TV’ye kayyım atanmasına dönecek olursak. Bu hamlenin tüm bu gelişmelerle ilgisi olmadığını söyleyebilir miyiz? Belli ki ilgisi var. Ancak daha genel anlamda iktidarın toplum üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırması ile ilgisi var.
İktidar 2028’i seçim yılı ilan etti. Erdoğan’ı yeniden aday yapabilecek formüller üzerinde duruluyor. Bunlara geçen haftaki yazıda yer vermiştim.
Ancak her şeye rağmen, yani Erdoğan aday olabilse bile, seçimde “zafer” hiç de garanti değil.
Fon skandalına gelmeden de ekonomi hayli kötü durumdaydı. Hala da öyle. Üzerine eklenen skandal, AKP seçmeninde de rahatsızlık yaratmış gibi görünüyor. Nasıl görünmesin, insanlar kıt kanaat geçinmeye çalışırken milyonların havada uçuştuğu bir “sistemin”in göz göre göre işlediği anlaşılıyor.
Öte yandan iktidarın İmralı ile yürüttüğü “çözüm süreci”nde de toplumu ikna etme açısından elinin pek de rahat olduğu söylenemez. Böylesi bir sürece zaten tepki gösterecek milliyetçi ulusalcı çevreler dışında AKP ve MHP seçmenlerinin dahi neler olup bittiğini anladığını söylemek zor.
Dolayısıyla AKP ve MHP hayli zorlu şartlarda seçime gidecek. Denecektir ki 2028’e daha çok var, siyasette bir hafta bile uzun bir süre. Evet bu bir yıl içinde pek çok denge değişebilir ancak mevcut şartların da iktidar lehine değişmesi zor görünüyor.
Bu tablo içinde şunu öngörmek herhalde ve ne yazık ki zor değil: Bağımsız ya da muhalif medya üzerindeki baskıların daha da artacağı anlaşılıyor.
Kişisel olarak da kendi sosyal medya hesabımızı korumakta bile zorlanıyoruz. Her gün onlarca hesap engelleniyor, yapılan itirazlar sonuçsuz kalıyor.
T24, Halk TV ve susturulmak istenen tüm medya çalışanları ile dayanışma mesajıyla bitirelim bu yazıyı. Halk TV çalışanlarının dediği gibi: “Gazetecilik tarihimize de geçen bir gün. Kişisel tarihimize de geçen bir gün. Buradaki arkadaşlarımızla biz burada elimizden geleni yaptık. Bundan sonra hangi mecrada ne olur onu bilemiyoruz. Ama tarih bunları yazar.”




