Parrhesia Kolektifi’nin bir çalışması olarak Talin Suciyan ile birlikte İngilizce yürüttüğümüz “Bu Sıradan Bir Hayat Değil” (This Is No Ordinary Life) podcast’i boyunca gündelik hayatlarımızda maruz kaldığımız şiddet ve mikro şiddet pratiklerine yakından bakma fırsatımız oluyor. Son podcast kayıtlarımızdan birinde kendimizi aynı soruya dönerken bulduk: Biz kız çocukları olarak kendimizi korumayı nasıl öğrendik? Şiddetin kol gezdiği bir dünyada korumayı bize kim öğretti? Bu bilgi bize sevgiyle mi, açık ve güven veren bir anlatıyla mı, yoksa korku ve yasaklarla mı aktarıldı?
En erken anılarımdan biri anasınıfında söylediğimiz bir şarkıya dayanıyor. Evet, bir şarkıya. Üstelik eğlenceli bir şarkıya. En sevdiğim öğretmenlerden Oryort (öğretmen) Araksi bizleri her sabah piyanosuyla ve kendi hazırladığı renkli yün toplarla karşılardı. Müzik eşliğinde hareket etmeye, sekmeye, birlikte neşelenmeye davet edilirdik. Bize öğrettiği şarkılardan biri şöyleydi:
“Nereye gidersin küçük kız?”
“Yasaklarım, yasaklarım.”
“Menekşe toplamaya giderim.”
“Yasaklamayın, yasaklamayın.”
Şarkının geri kalanını bugün hatırlamıyorum. Türkçe yazınca kulağa biraz tuhaf geldiğinin farkındayım. Ama o zamanlar bize hiç tuhaf gelmezdi. Şarkıyı söylerken sınıfın her köşesinde sekmemize, koşmamıza izin vardı ve çok eğlenirdik. Yıllar sonra bu şarkı yeniden zihnime geldiğinde fark ettim ki, aslında bu bir yasak şarkısıydı. Daha da hüzünlü olan, yasağın küçük bedenlerimize neşe eşliğinde yerleşmiş olmasıydı. Çocuk aklımızla bunu sorgulamamıştık. Yasaklayan iktidar sevgiyle ve oyunla iç içe geçtiğinde hem görünmez oluyor hem de yasağı olumluyordu.
Bunun yanında elbette şefkat de eksik değildi hayatımızda. Özellikle annem ve büyükannemin leziz ve besleyici yemeklerle, sıcak bir ev ortamıyla ve kollayıcı varlıklarıyla sundukları şefkat, güvende olmanın neye benzeyebileceğine dair ilk deneyimlerimden birini oluşturuyordu. Sevgi çoğu zaman sofrada belirirdi: iyi beslenmek, üşümemek, gözetilmek, birinin seni beklediğini bilmek. Geriye dönüp baktığımda bunun korunmanın dili olduğunu görüyorum. Ama koruma ile bağlantı her zaman aynı şey değildi. Ev çoğu zaman güvenli bir alanı temsil ederken, sokaklar daha belirsizdi. Sokak söz konusu olduğunda yasaklar çoğalırdı. Nerelere gidileceği, hangi saatlerde dönüleceği, kimlerle olunacağı önem kazanırdı.
Fakat ilginç olan şuydu: Okullar ve okul çevresi, çoğu zaman büyüklerimizin zihninde güvenli alanlar olarak kalmaya devam ediyordu. Oysa yıllar sonra dönüp baktığımda okul koridorlarının da her zaman güvenli olmadığını, sınırların çoğu zaman açıkça konuşulmadığını, birçok şeyi bedenimle öğrenmek zorunda kaldığımı fark ettim. Okulda başımıza istemediğimiz şeyler geleceğine dair evden bir uyarı yoktu. Öğretmenlerimize saygımız ve güvenimiz sonsuz olmalıydı. Ancak okulun hatta okul dışındaki eğitim öğrenim ortamlarının da güvenli alanlar sağlamadığını yıllar içinde deneyimleyerek öğrendik.
Bu yüzden, birçok kadın gibi ben de erken yaşlardan itibaren çevremi taramayı öğrendim. Bir bakışı önceden sezmek, ortamın ruh halini okumak, sorun çıkmadan uyum sağlamak, dikkat çekmemek, memnun etmek… Korunma çoğu zaman bedenle kurulan bağ pahasına öğrenildi. Ne hissettiğimden çok, dış dünyanın benden ne beklediğine dikkat kesildim.
Kanadalı hekim ve yazar Gabor Maté, özellikle kadınlarda görülen kronik uyumlanma, öfkeyi bastırma ve sürekli başkalarının ihtiyaçlarını önceleme halinin, uzun vadede bedende bir yük oluşturabileceğini söyler. Burada doğrusal bir neden-sonuç ilişkisinden değil, düşünmeye değer bir kesişimden söz eder. İnsan bazen “hayır” diyemediğinde, bedenin bunu başka biçimlerde ifade etmeye başladığını öne sürer.
Bizim kuşaklar için çocuk yaşta “hayır” diyebilmek neredeyse imkânsız bir eylemdi. Özellikle anne babalarımızın eğitim ortamlarında ya da okul dışı faaliyetlerde olay çıkaran değil, uyum sağlayan çocuklar olmamız yönündeki beklenti yüksekti. Hem Ermeniydik hem de kız çocuğuyduk ne de olsa. Kim bilir kaç beden sınırını aşan, bir çocuk bedenini değersiz ve geçirgen hissettiren hikâye vardır hepimizin içinde. Bazen yalnızca bizi hizaya getirmesi gereken şiddet içeren müdahaleleri beden sınırını ihlal eden deneyimler olarak düşünürüz. Oysa zorla yedirilen bir yemek, zorla gülümsemeye çağrılan bir yüz de bir kız çocuğunun kendi bedeninden sinsice kopması için yeter de artar.
Bu yazıyı yazarken yeniden fark ettim ki çocukluğumuz bize yalnızca anılarla değil, bedenlerimiz aracılığıyla da konuşuyor. Adı konmayan sınırlar, açıklanmayan korkular, “iyi kız” olma baskısı, uyum sağlama mecburiyeti… Bazı şeyleri ancak geriye dönüp baktığımızda anlamlandırabiliyoruz. Feminist travma kuramcısı Judith Herman, dile gelemeyen deneyimlerin bütünüyle kaybolmadığını, çoğu zaman başka biçimlerde geri döndüğünü söyler. Bazen bir sessizlikte, bazen açıklayamadığımız bir huzursuzlukta, bazen de bedenin taşıdığı bir yükte. Hikâye söze dökülemediğinde, beden konuşmaya devam eder.
Şimdi yeniden bedenime o gözle baktığımda, yıllar içinde kevgir gibi geçirgenleşmiş sınırlarımı nasıl daha ihtimamlı koruyabileceğimi düşünmeden edemiyorum. Çocukluğun sessiz pedagojileri bizi biçimlendirmiş olsa da, zaman içinde bedenimizle, sınırlarımızla ve sesimizle başka ilişkiler kurmayı da öğreniyoruz. Korunmanın yalnızca korku ve yasakla değil, sınır bilgisi, güven ve bağ kurma kapasitesiyle de öğrenilebileceği alanlar açabilmek nasıl mümkün olur? Mesele korunmayı öğrenmenin ötesinde, korunurken kendimizle kurduğumuz bağı kaybetmeden yaşamayı da önemsemek.


