İmkânsız olsa da, öldüğümde en sevdiğim filmlerden, müzik albümlerinden, romanlardan ve şiirlerden onar tanesini yanımda öteki dünyaya götürmek istediğimi düşünürüm hep... Eğer böyle bir yer varsa, oradaki insanlara bu dünyaya neden aşık olduğumu göstermek istiyorum. Onlara hazine sandığımı vermek ve onlara şöyle demek isterim: "Geldiğim şu muhteşem yere bakın. Bakın orada nasıl insanlar yaşıyor!"
Çoğu zaman bu düşünce aklıma en sevdiğim kitaplardan, kasetlerden veya filmlerden birini tekrar okurken, dinlerken veya izlerken geliyor. Ve her seferinde ağzımdan çıkan tek şey uzun bir “Vay be!” oluyor, sanki yeni ve büyüleyici bir keşifmiş gibi. İnsan ruhunun güzelliğine karşı içimde çok güçlü, hayranlık benzeri bir duygu var. isterseniz buna tapınma deyin. Bu film yapımcılarının, bestecilerin, yazarların ya da şairlerin böyle eserleri nasıl ortaya çıkardıklarına hep hayret etmişimdir... Etrafımdaki gerçekliğe rağmen hayatın kutsal olduğuna ve iyiliğin insanlığın özü olduğuna dair inancımı ve kanaatimi güçlendiren eserler.
Hayatıma umut ve güç katan bu onar maddelik listeleri burada yazmak mümkün değil. Ama bazen bana yaşama sevinci veren filmler, müzikler, fotoğraflar, resimler ve kitaplar hakkında ayrı ayrı öyküler yazmayı düşünüyorum. Kitaplar ve genel olarak okumak üzerine yazmak iyi bir başlangıç olabilir. Geçen sefer ‘Kütüphane’ öyküsünde de belirttiğim gibi, Beyrut'ta öğrenciyken müfredat gereği çok sayıda Ermenice, Arapça ve İngilizce edebiyat okumak zorunda kalsam da Toronto'ya taşınana kadar kitapların ve okumanın önemini keşfetmemiştim. O yaşlarda tipik eğlencelerle meşgul olan bir genç olduğum için mi yoksa sözlü hikaye geleneğimizden dolayı mı bilmiyorum (yetişkinler hikayeler anlatır ve gençler dinlerdi), bir şekilde, kitap okumak çok fazla yer almadı ‘günlük’ yaşantımda.
Ancak, küçük bir istisna olarak, Beyrut'taki dönemimde keşfettiğim bazı kitapları geceleri geç saatlere kadar okurdum. Halil Cibran'ın Kırık Kanatlar'ı o kadar büyüleyiciydi ki sanırım bir ya da iki gecede bitirmiştim. O yaşta bahtsız aşıkların kaderi için duyduğum acıyı hâlâ içimde taşıyorum. Bugün bile ne zaman Salma adını (hikayenin kahramanı) ya da Druz veya Bekaa Vadisi kelimelerini duysam, melankolik bir hüzün kalbimi sızlatır.
Odyan'ın Yoldaş Pançuni'si ve Baronyan'ın Kibarlığın Zararları ve Haşmetlü Dilenciler’i de 13 yaşımda yaptığım keşiflerden bazılarıydı. O komik hikâyelerini okurken yatakta nasıl da gülerdim! Bazen sert kahkahalarımı duyan annem odama dalar ve gülümseyerek sorardı: "Ne oldu oğlum? Yine mi Baronyan?"
Şanslı ya da şanssız, hayatımın kısa süren bir dönemiydi. Hızlı büyüyordum… Ortadoğu'daki çocukların kaderi bu.
Yepremyan Okulu'ndaki yeni solcu öğretmenlerimiz sayesinde gözlerimiz açılmaya başlamıştı. Dünya ve eşitsizlikler konusunda ciddileşmeye başlamıştık. Baronyan'ın zengin-fakir ve sınıf sistemi hakkındaki hicivli yaklaşımı yetmezmiş gibi, yeni öğretmenlerimiz bizi ciddi sol edebiyatla tanıştırdı. Ben ve arkadaşlarım da bunu heyecanla karşıladık. Öğretmenlerimden biri benden, genç grubumuz içinde bu yeni edebiyata dayalı haftalık okuma tartışmaları yürütmemi istedi. Böylece haftalık toplantılar başladı. Öğretmenim bana, sınıf sistemini ve zengin ile fakir arasındaki ekonomik eşitsizlikleri tartışan kitaplardan bazı bölümlerin teksir kopyalarını verirdi. Ama tüm bunlar gizlice yapılacağı için, haftalık materyalleri rulo haline getirip dergilerin içine koyuyordu.
Anlattığım hikâyenin komik bir yanı da var. Dergiler hep Playboy'un eski sayıları olurdu. Bunun nedeni, okul müdürü ya da ailemden biri rulo haline getirilmiş derginin ne olduğunu merak ederse, suçu ergenlik hormonlarıma atacaktı. Bu sayede cezam, Sosyalizm yolunda giden bir çocuğa verilecek cezayla kıyaslanamayacak düzeyde hafif kalacaktı.
Böylece toplantılarda dergiyi açar, verilen kopyaları çıkarır, okur ve bazılarını tartışırdık. Sonra onları derginin içine geri koyardım. Rulo haline getirdiğim dergiyi eve götürür ve kimse bakmıyorken yatak odamızdaki büyük elbise dolabının üzerine atardım. Kimsenin oraya bakmayacağından emindim. Kaldırılmış bavullar ve kutularla doluydu.
Derken bir gün Kanada'ya göç etmek için yaptığımız başvuru kabul edildi ve artık Toronto'ya taşınma vakti geldi çattı. Haftalık buluşmalarımızdan bu yana uzun zaman geçmişti ve çoktan öğretmenlerimden ve siyasi tayfamdan kopmuştum. Bu kısmı da başka bir zaman anlatırım, uzun hikaye… Ama asıl ilginç olan bir gün eve geldiğimde babamı bir merdivenin tepesine çıkmış, meşhur gardrobun üstünü temizlerken görmemdi. Dergiler konusunda paniğe kapıldım. Ne de olsa pornografik dergilerdi. Ama o çoktan temizliği bitirmiş ve merdivenden aşağı iniyordu. Annemle babama baktım, onlar da bana sonsuzluk gibi gelen bir an boyunca baktılar. Sonunda annem dedi ki; "Tanrı'ya şükür bitirdik. Çok fazla eşya attık. Artık gardrobu satabiliriz!"
Bugüne hâlâ, o rulo haline getirilmiş Playboy dergilerini ve içlerindeki diğer edebiyat kopyalarını bulduklarında ne düşündüklerini merak ediyorum. Onlar hayattayken konuyu açmaya hiç cesaret edemedim.
İngilizceden çeviren: Nora Dink




