"Yeryüzünün Lanetlileri"nde Frantz Fanon tane tane anlatır sömürgeciliğin yerlinin tüm yaşamında nasıl bir altüst ediş yarattığını, sömürgecinin zulmünün psikolojik, psikiyatrik ve bedensel geri dönüşü mümkün olmayan yaralar açtığını vaka vaka gözlerimizin önüne serer. Bunu yaptığında yıl 1961’dir. Bundan tam 65 sene önce. Sorumluların sorumluluklarını almadıkları ve yaptıklarının sonuçlarıyla hesaplaşmadıkları bir düzende her şeyin sadece zamanla daha iyiye gideceğine inanmış olanlar, kendini dönüştürmeye adanmamış bir zamanın hiçbir şeye iyi gelmeyeceğini anlamış olmalılar. Epstein suç ağı zaman içinde yok sayılan kolonyal şiddetinin kendini nasıl örgütlediğinin en önemli kanıtıdır.
Parrhesia Kolektifi 2021 yılında ilk sosyal medya postlarını yapmaya başladığında Zaven Biberyan ile ilgili bir yıl boyunca bir dizi okuma, tartışma ve webinar yapmıştı. Yazarın yüzüncü doğum yılı münasebetiyle bol bol yazdıklarını okumuş, anlatmıştık. Biberyan, Yalnızlar romanında ismine dahi sahip çıkamayan, çocukken büyük bir ailenin yanına besleme olarak verilen genç kadının hikayesini anlatır. Biberyan’ın bu karakterinin aile arkaplanını bilmeyiz ve onun Ermeni bir kadın olduğunu gösteren açık bir gösterge de yoktur, fakat buna rağmen Biberyan’ın anlattığı onbinlerce Ermeni kadının ve çocuğun hikayesidir. 1959’da yazdığı Yalnızlar romanında Biberyan bir toplumsal gerçekliği en şiddetli halleriyle anlatırken, anlattığı çok iyi bildiği bir hikayedir. Epstein dosyasının detayları ortaya döküldükçe ve hayattakalanlar konuşmaya başladıkça, Yalnızlar’ın ne kadar önemli bir edebiyat eseri olduğu yine ve yeniden ortaya çıkıyor.

Frantz Fanon ile Zaven Biberyan arasında nasıl bir benzerlik var? Her ikisi de yaşadıkları dönemin en eleştirel ve kendi alanlarında belki de en önemli eserleri vermiş entelektüeller olarak kendi yaşadıkları dönemde hiç ama hiç anlaşılamamış olma, yok sayılma, marjinalize ve hatta kriminalize edilme lanetini paylaştılar. Biri derdinden ilik kanseri oldu, diğeri de hastalıkla ve yoksullukla boğuşarak hayata veda etti.
Biberyan adeta bir büyü bozucudur, ailenin ne kadar karanlık bir yer olabileceğine, evin ne kadar tekinsiz bir yer olabileceğine dikkat çeker. Biberyan, kolonyal düzenin önce aileyi hedef aldığını nasıl anlamıştır? Nasıl olmuştur da, Biberyan’da akrabalar, kardeşler, anne babalar birbirlerine destek değil birinci derecede düşmanca davranan insanlar olarak karşımıza çıkar?
Bu soruların cevabı 19. yüzyıl Ermenilerinin deneyimlerinde saklıdır. Osmanlı yönetiminin özellikle kavar ile İstanbul Ermenilerini birbirinden ayırarak, kavarda büyük Ermeni ailelerini birbirine düşürerek, yöneticileri işlevsiz bırakarak yürüttüğü siyasetin 20. yüzyıldaki görünümlerini çok iyi anlamıştır Biberyan. Yani gerek Frantz Fanon, gerekse Zaven Biberyan birinci elden, tarihsel birikimlerinden modern dünyanın en karanlık gerçeklerini insanlığın önüne koymuşlardır. Her ikisinin de yok sayılmasının en temel sebebi, önümüze serdikleri gerçekliği dinleyecek, onu dönüştürmeye hazır, sorumluluk alacak hiç kimsenin olmamasıdır. Çünkü beyazların zamanında yerliler ve siyahlar hiç varolmamıştır!
Bunlarla ilgili Parrhesia Kolektifi’nde haftalık buluşmamızı yaparken, felsefe öğrencisi bir üyemiz bizlere Heidegger okumaktan, Heidegger öğrenmekten ve bunun tekrarlarından nasıl yorulduğunu anlattı. Onun bu paylaşımı üzerine, Heidegger’in ne kadar önemli bir düşünür olduğuna dair kanının halen çok geniş kitlelerce paylaşılıyor olduğunu anlattı diğer arkadaşlarımız. Ve tabii şu soru hepimizin kafasında yankılandı. Nazi hayranlığıyla malul, erkek, beyaz bir “felsefeci” coğrafyalar ve nesiller aşırı etkisini hiç kaybetmeden akademik ortamlarda da sürdürebiliyorken nasıl oluyor da, iddialarını vaka bazında da kanıtlamış Fanon’u Avrupa’da okutmak hiç kolay olmayabiliyor? Bu soruya şöyle cevap vermek isterim: Kolonyal düzenin yerli üzerindeki yok edici etkisini ortaya seren Fanon’u okutmanın zorluğu Epstein ve türevlerini doğrudan hedef aldığı için son derece zordur. Çünkü, tam da bunu yaptığı için kapitalizm, Fanon’u siyahlığıyla yani ırkçılığın en açık formuyla hedef gösterir. Bu listeye Karl Marx’ı, Rosa Luxemburg’u, Silvia Federici’yi ekleyebiliriz. Zira, kapitalizmi can evinden yakalayan düşünürler olarak, kriminalizasyondan paylarını bol bol alırlar.
Tüm bu düşünürler yaptıkları işlerle yüzyılların meselelerine dokunmuş, bazı noktaları da harikulade biçimde aydınlatmış olsalar da, hiçbiri “özgürlükçü” dünyanın akademisinde standart okumalar olamamışlardır. Harry Harootunian hocamız olmasa bizim de bu perspektifi anlama, öğrenme ihtimalimiz pek az olacaktı. Harootunian’ın Harputlu bir Ermeni aileden gelip bugün halen yaşayan en önemli Marxist tarihçilerden biri olması da bir tesadüf değildir.
Demem o ki, kolonyal şiddetin nasıl örgütlenebileceği ve nelere sebep olabileceği üzerine yazılanlar yeni değil. Zamanla hiçbir şey iyileşmiyor. Tam tersi patriarkanın zamanının kontrolünü elinde bulunduranlar, bu yazıda bahsettiğimiz ve bahsedemediğimiz daha nice entelektüelin çabalarını, emeklerini inkâr ederek, hepimizi patriarkanın zamanına zor kullanarak uyumluyor. Epstein ifşaları, patriarkanın zamanında çok ciddi bir çatlak oluşturdu, çünkü ateş bu defa beyazların dünyasına düştü!


