Koroyu yaşatan sadece ses değil

İstanbul’da Ermeni koroları üzerine düşünürken aklıma sık sık Gomidas gelir.
1910’da İstanbul’a gelen Gomidas Vartabed’in burada 300 kişilik Kusan Korosu’nu kurmuş olması, bugün insana neredeyse hayal gibi geliyor. 300 kişi… Aynı şehirde, aynı dilin etrafında, aynı müzik heyecanıyla bir araya gelen 300 ses.
Bugünden bakınca ister istemez şu soruyu soruyor insan: O günlerden bugüne ne değişti?
Bu soruya yalnızca “nüfus azaldı” diye cevap vermek bana eksik geliyor. Elbette nüfus azaldı, bunu görmezden gelemeyiz. Çocuk sayısı azaldı, genç sayısı azaldı, Ermeni okullarının doğal besleyici gücü zayıfladı. Ama mesele sadece kaç kişi kaldığımız değil. Bence asıl mesele, kalan insanları nasıl bir araya getirdiğimiz.
Eskiden koro, hayatın doğal akışının içindeydi. Kilise, okul, dernek, semt ve aile birbirine daha yakındı. Çocuk okulda Ermenice şarkı duyuyor, kilisede koroyu dinliyor, dernekte arkadaşlık kuruyor, ailesi de bu çevrenin içinde yer alıyordu. Koro yalnızca prova yapılan bir yer değildi; bir yere ait olmanın yollarından biriydi.
Bugün o yol eskisi kadar kendiliğinden işlemiyor.
Aileler şehrin farklı uçlarında yaşıyor. Çocuklar farklı okullara gidiyor. Hafta sonları ders, kurs, sınav, trafik ve yorgunluk arasında bölünüyor. Ermenice birçok çocuk için artık evde doğal olarak akan bir dil değil; okulda, şarkıda, törende ya da büyüklerin konuşmasında karşılaştığı özel bir alana dönüşüyor. Böyle olunca Ermenice koro çalışması da sadece müzik çalışması olmaktan çıkıyor. İçinde dil var, hafıza var, aidiyet var, emek var.
Bu yüzden bugünün korosunu dünün şartlarıyla yürütmeye çalıştığımızda zorlanıyoruz.
Uzun yıllardır çocuklarla, gençlerle ve korolarla çalışan bir müzik insanı olarak şunu çok net görüyorum: İnsan hâlâ var. Çocuk hâlâ var. Genç hâlâ var. Ama onları koroya taşıyan yol eskisi gibi açık değil. O yolu yeniden kurmak gerekiyor.
Burada koro şefinin rolü çok önemli hale geliyor. Bazen koro şefliği yalnızca müzikal bir görev gibi düşünülüyor; notalar çalışılır, sesler ayrılır, eser hazırlanır ve konser verilir. Elbette bu işin temelinde müzik bilgisi var ancak bugün müzik bilgisi tek başına yetmiyor. Bugünün koro şefi biraz da insan toplayan kişi. Çocukla bağ kuran, genci heyecanlandıran, aileyi ikna eden, kurumu harekete geçiren, repertuvar arayan, proje düşünen, prova odasının enerjisini diri tutan kişi. Bir yerde doğru yaklaşım, doğru enerji ve güven ilişkisi varsa insanlar oraya geliyor. Bazen “çocuk yok” denilen yerde 50-60 çocuğun bir araya gelebildiğine bizzat tanık oldum. Demek ki mesele her zaman yokluk değil; bazen çocuklara ulaşacak dilin, yolun ve düzenin kurulması.
Ama bu yük yalnızca şefin omzuna bırakılmamalı. Güçlü bir şef bir koroyu canlandırabilir fakat o enerji kurumsal bir yapıyla desteklenmezse kalıcı olmaz. Şef gider, çalışma durur. Nota kaybolur. Repertuvar unutulur. Fotoğraflar bir telefonda kalır. Konser yapılır, sonra hafızası tutulmaz. Birkaç yıl sonra aynı sorulara yeniden başlarız: Kim çalıştıracak? Ne söyleyeceğiz? Çocukları nasıl toplayacağız? Ailelere nasıl ulaşacağız?
Bence artık bu döngüyü kırmamız gerekiyor:
İlk adım, çocuk korolarını geçici bir etkinlik gibi görmemektir. Çocuk korosu yalnızca yıl sonunda sahneye çıkarılacak sevimli bir grup değil, kendi başına ciddi bir eğitim ve kültür alanıdır. Çocuk orada sadece şarkı öğrenmiyor; dinlemeyi, beklemeyi, birlikte hareket etmeyi, Ermenice bir kelimeyi merak etmeyi, sahne disiplinini ve topluluğun parçası olmayı öğreniyor. Gelecekte güçlü gençlik ve yetişkin koroları istiyorsak, çocuk korolarını bugünden ciddiye almalıyız.
İkinci adım, ortak bir repertuvar aklı kurmaktır. Her şefin her sezon tek başına nota araması, düzenleme yapması, çocuklara uygun eser bulmaya çalışması sürdürülebilir değil. Çocuklar için ayrı, gençler için ayrı, yetişkin korolar için ayrı; kolaydan zora giden, denenmiş, ses kayıtlarıyla ve telaffuz örnekleriyle desteklenen bir Ermenice repertuvar havuzuna ihtiyacımız var. Bu, hem şeflerin işini kolaylaştırır hem de korolar arasında ortak bir müzik hafızası oluşturur.
Üçüncü adım, arşiv meselesini ciddiye almaktır. Bir konser bittikten sonra geriye sadece alkış kalmamalı. Program, repertuvar, nota, kayıt, afiş, fotoğraf, korist listesi, hatta prova sürecinden küçük notlar bile saklanmalı. Hafıza kendiliğinden oluşmuyor; tutulursa kalıyor.
Dördüncü adım, aileyi ve ulaşımı işin merkezine almaktır. Bugün bir çocuğun koroya gelmesi yalnızca kendi isteğine bağlı değil. Ailenin zamanı, ulaşım imkânı, prova saati, güven duygusu, arkadaş çevresi... Hepsi bu kararın içinde. “İlgi yok” demeden önce “Bu çocuk buraya nasıl gelecek?” diye sormak gerekiyor.
Beşinci adım, şef yetiştirmektir. Bu belki de en önemli başlıklardan biri. Koro geleneğinin devamı için sadece iyi koristlere değil, yeni şeflere de ihtiyacımız var. Ancak bu şeflerin yalnızca müzik bilmesi yetmez. Çocukla çalışmayı, gençle iletişim kurmayı, kurumla ilişki yürütmeyi, repertuvar düşünmeyi ve topluluk oluşturmayı da öğrenmeleri gerekir.
Ve son olarak, “kültürel aidiyet ve sevgi bağı” meselesini yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Aidiyet ve sevgi çok kıymetli. Hatta onsuz hiçbir şey olmaz. Ama artık sadece bu duygularla kurum yürümüyor, koro da yürümüyor. Sevginin yanına planlama koymak gerekiyor. Arşiv koymak gerekiyor. Repertuvar koymak gerekiyor. Ulaşım koymak gerekiyor. Çocuk politikası koymak gerekiyor. Düzenli destek koymak gerekiyor.
Bunları söylerken kesin hükümler vermek istemem; her kurumun şartı başka, her koronun hikâyesi başka. Ama sahada gördüğüm şu: Bir koro kendiliğinden yaşamıyor. Ona emek veren insanlar varsa yaşıyor. O emeği taşıyacak bir sistem varsa büyüyor. Çocuklara ve gençlere gerçek bir alan açılıyorsa geleceğe kalıyor.
Belki de bugün sormamız gereken soru “Eskiden kaç kişiydik?” değil. Elbette bunu bilmek önemli; Gomidas’ın 300 kişilik korosundan bugüne gelen yol bize çok şey anlatıyor. Ama bugünün asıl soruları bana göre şunlar:
Bugün elimizde kalan sesleri nasıl bir araya getireceğiz? Çocukları nasıl bağlı tutacağız? Gençlere nasıl sorumluluk vereceğiz? Şefleri nasıl destekleyeceğiz? Ve bir konserden sonra o emeğin kaybolmaması için nasıl bir hafıza kuracağız?
Meg Nota’nın adı bana bunu düşündürüyor: Bir nota tek başına küçük görünebilir. Ama doğru yerde, doğru nefesle, başka notalarla buluştuğunda müziğe dönüşür.
Korolarımız için de belki mesele tam olarak bu.
Ses hâlâ var.
Şimdi o sesleri yeniden buluşturacak aklı, emeği ve yolu kurmamız gerekiyor.



