MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 24 Mart Salı günü partisinin TBMM grup toplantısının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı:
“Süreci boğmanın, aceleye getirmenin, tartışmaları alevlendirmenin alemi yoktur.
Yola çıktık, inşallah varacağız.
Hedef koyduk, inşallah ulaşacağız.
‘Terörsüz Türkiye’ dedik, Allah’ın izniyle ve muhakkak surette başaracağız.
Terörsüz Türkiye, koynunda haç taşıyanlara karşı hilalin duruşudur.
Terörsüz Türkiye, haramı geçim kapısı yapanlara karşı helalin şuurudur.
Terörsüz Türkiye, batıla hizmet edenlere karşı hakkın teslim olmaz ruhudur.”
Bu açıklamadaki “Koynunda haç taşıyanlar” ifadesini duyunca doğal olarak irkildik. Evet biliyoruz sağ siyaset tarih boyunca ama bilhassa da son yıllarda Türkiye ve etrafındaki tüm gelişmelerden Batı’yı sorumlu tutmakta ve bu argümanını tarihe referans vererek “Haçlı saldırısı” diye tarif etmekte.
“Sağ siyasettir, yapar” diyeceğimiz bu tutum AKP , MHP ve pek çok sağ parti tarafından paylaşılmakta. Dünyadaki pek çok melanetten Batı’yı (sol açısından emperyalizmi) sorumlu tutmak ilk bakışta doğal gözükebilir. Nitekim Gazze’ye yönelik soykırımın gerçekleşmesinde Batı’nın (özellikle ABD’nin) büyük sorumluluğu vardı.
Ancak dünyadaki pek çok melanet “Haçlılar” tarafından çıkarılmıyor. Tarihe de bugüne de baktığımızda din adına savaş ve kıyım, Batı’ya, Hıristiyanlığa mahsus değil. İstisnasız tüm devletler, tüm toplumlar “insanın insana kıymasında” pay sahibi.
Neyse, Bahçeli’nin “Koynunda haç taşıyanlar” ifadesi de ilk bakışta bu “Haçlılar” argümanının devamı olarak anlaşılabilir.
Ancak ben bunu duyduğumda açıkçası bunları düşünmedim.
Bu ülkede Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Latin Katolikler, siyasi atmosfer ne kadar ağır olursa olsun, boyunlarında, bileklerinde haç taşımaktan çekinmediler ve bunu gururla ya da doğallıkla yaptılar. Nasıl derler, inançları gereği.
Ve bugüne kadar da “haç taşıdıkları” için bu şekilde hedef gösterilmediler.
Gelecek yanıtları tahmin edebiliyorum: “Bahçeli boynunda değil, koynunda haç taşıyanları kastetti, yani gizlice Batı adına faaliyet gösterenleri...”
Bu da sorunlu bir mantık olacaktır ama belki böyle bir cevaba bile tenezzül etmeyeceklerdir çünkü bu sözleri mesele eden de pek çıkmadı zaten.
Ne maksatla söylenmiş olursa olsun, istenirse “Hayır, Hıristiyan vatandaşlarımızı kastetmedik” densin, sonuçta bu sözler bu ülkede Hıristiyanları huzursuz edecektir. Nasıl etmesin?
Meselenin ilginç tarafı da ne biliyor musunuz? Bahçeli aynı konuşmasında şunları da söyledi:
“Kimlik siyasetinin sonu yoktur. Etnik ve mezhep temelli kamplaşmanın kazananın yoktur. Ancak her şeyden önce Türkiye demenin beka düzeyinde önceliği vardır ve olacaktır. ‘Terörsüz Türkiye’ hedefimiz kapsamında ihtiyaç duyulan, ilgili komisyonun hazırladığı rapora binaen demokratik ve hukuki düzenlemeler adım adım yerine getirilecektir. Bu süreçte yanlış anlamalara meydan verecek, iyi niyetle ters düşecek, vehimleri teşvik edecek, kırılganlıkları artıracak sancılı açıklamalardan özenle kaçınmak esas olmalıdır.”
Evet öyle olmalıdır ama “kurucu kodlar” değişmedikçe bu sözlerin de bir anlamı yoktur. Kurucu kodlar, bu ülkede ya da bu coğrafyada, her kötülüğün altında bir “haç” aramaya dayanıyor. Rejimler, devletler (bu örnekte Kürt meselesinde) kendi kabahatleri ile yüzleşmeye hiç yanaşmayıp, sorumluluğu hep “dışarıda” arıyor. Halbuki yapılacak ilk iş devletin, rejimin önce kendisine bakması olsa gerek.
Soralım şimdi Sayın Bahçeli’ye: Haçımızı neremizde taşıyalım? Boynumuzda mı, koynumuzda mı?


