Kültürel değişim

“Cehalet nimettir!” derler. Kısmen katılıyorum! Genellikle öyle, çünkü görünen o ki bilmediğinizde endişelenmiyorsunuz da… Hayat, hep nasıl yaşıyorsanız o haliyle geçip gidiyor. Stres, endişe ve kafa karışıklığı olmadan… Ama bu sözün yersiz olduğu anlar da var. Sözgelimi kültürel cehaleti ele alalım. Yeni bir ülkeye taşınmak heyecan verici olabilir, ancak yerli halkın yaşamına dair hiçbir fikriniz yoksa, bir sürü saçma sapan hataya meyledersiniz. Hatta bazen vahim hatalar... Bu sadece göçmenler için değil, yerel halkın yeni gelenlerin kültürü karşısındaki cehaleti için de geçerli.
Bu konu açılınca yumuşak bir örnek olarak, yıllar evvel, bizden de önce Halep'ten göç eden, babamın arkadaşı Hagop'u hatırlarım. Bir gün, yıllarca süren sıkı bir çalışmanın ardından satın aldığı eve, ilk evine yerleşen Hagop, karşı bahçedeki komşusunu kahve içmeye davet etmiş. Komşu isteksizce kabul etmiş daveti. Kahve ve sohbet faslından sonra komşusu, kalkıp gitmek üzereyken, gerilerek “Ne kadar?” diye sormuş. Hagop bu hikâyeyi anlatırken ''işe bak'' dercesine başını sallayıp kahvenin parasını ödemeye yeltenen komşunun cahilliğine gülerdi. Bu hikayenin ne kadar abartıldığını bilmiyorum ama buna benzer komik anekdot çoktur.
Toronto'daki ilk yılımda, kuru temizleme teslimatı işine başladığım yıl, Hintli görünen mahallelileri gözüm hemen seçerdi. Çocukluğumda o kadar çok Bollywood filmi izlemiştim ki, bu giyim tarzı, bu insanlar ancak Hintli olabilirdi. Birdenbire, okulum ve binam onlarla doldu ve şehrin dört bir yanında ırkçı şiddet eylemleri başladı. Bu göçmenlerin bazıları, aksanları nedeniyle dövüldü, taciz edildi, taklit edilerek aşağılandı ve duyduğuma göre, bir kişi metro raylarına itildi. Yerel halkın çoğu onlara Pakistanlıları aşağılamak için kullanılan “Paki”yle hitap ediyordu... Neredeyse Afrikalılar için “negro” veya İtalyanlar için “wap” demek kadar saldırgan bir hitap şekli. Acınası olan, çoğu insanın bu göçmenlerin Pakistan'la hiçbir ilgisi olmadığını bilmiyor olmasıydı. Idi Amin'in en acımasız dönemiydi. Bir gecede Uganda'daki tüm Güneydoğu Asya nüfusunu ülkeden sürmüştü. Nesillerdir orada yaşayan insanlardı bunlar. Aslen İngiliz sömürgeciliği nedeniyle göçmüşlerdi. Mültecilerdi Toronto'da. Ortalama cahil olan Kanadalıların mülteci düşmanlığı üzerine ırkçı endişelerini ifade etmesine malzeme olmuşlardı.
Bu ''yeni gelenler''in görünüşlerinden, giyimlerinden, baharatlı yemeklerinden nefret ediyorlardı. Üstelik kalabalık bir şekilde yaşıyorlardı... Küçük alanlarda çok fazla oluyorlardı. Ayrıca garip bir aksanla konuşuyorlardı. Birdenbire herkes “Paki” şakası yapmaktan çekinmez hale geldi. Bunların hepsi kültürel cehaletten kaynaklanıyordu. Cehalet şüphe ve korku getirir. Korku ise ırkçı hoşgörüsüzlüğü ve nefreti doğurur.
Doğrusunu söylemek gerekirse, her kuru temizlemeyi teslim ettiğimde, onların yaşadığı bazı katların koridorlarını kaplayan baharatlı kızarmış yemeklerin ağır kokusundan ben de rahatsız olurdum. Ama bu sadece geçici bir rahatsızlıktı. Ne olursa olsun kapılarını çalıyor ve kıyafetleri topluyordum. Ayrıca çoğuyla sohbet edip, dinleyip sonunda Uganda'daki trajik hikâyelerini anladım. Belki de izlediğim tüm Hint filmleri sayesinde onlara biraz aşina olmam, beni tipik bir Kanadalıdan farklı kılıyordu. Kim bilir? Belki de insanların kim oldukları veya nereden geldikleriyle ilgili neredeyse hiçbir sorunum olmamasındandır.
Ancak bu yazıyı nefret ve bağnazlık hakkında kötü bir notla bitirmek istemiyorum. Başlangıçta yeni bir ülkeye taşınmak ve kültürüne aşina olmamaktan kaynaklanan aptalca hatalardan bahsetmiştim. Üniversitenin ilk yılında başıma gelen olay da aynen böyleydi. France adında platonik aşık olduğum bir öğrenci vardı. Birkaç kez konuşmuştuk. Çok sevimli biriydi. Bir sabah üniversiteye giden otobüste bitişik koltuklara denk geldik. Sohbete başladık. Bir ara bana “Sevgililer Günü kutlu olsun” deyip okul çantasından bir kart çıkardı. “kavalyem olmak ister misin?” diye ekledi. Ne demek istediğini idrak edemedim ama nedense “Tabii” çıktı ağzımdan. Sevgililer Günü'nün çiftler için olduğunu biliyordum. Ama bunun tek nedeni hiç kız arkadaşım olmamış olmasıydı. Bu yüzden birinin kavalyen olmayı kabul etmenin ne anlama geldiğini hiç bilmiyordum. Onun bana açıklamasını bekliyordum. Kafam karıştığı için konuşamadım ve aramızda bir sessizlik oluştu. Durağa yaklaştıkça, France'ın neşeli hali yavaş yavaş kayboldu. Artık gülümsemiyordu. Otobüs durunca indi ve tek kelime etmeden gitti. Bir şeylerin tamamen yanlış olduğunu hissediyordum. Birkaç gün sonra bir arkadaşıma o gün olanları anlatınca, kahkahaya boğuldu bana çok tuhaf olduğumu söyledi. Görünüşe göre, o gece onu romantik bir randevuya davet etmem gerekiyordu çünkü o beni sevgilisi olarak seçmişti. Benden hoşlanıyordu. Belirtmeme bile gerek yok, France o günden sonra benimle hiç konuşmadı. Beni aptalın teki olarak gördüğüne eminim!



