Kürtler ve Ermeniler: Niyet neydi akıbet ne oldu bak…
Geçen hafta Kürt-Ermeni ilişkilerinin tarihinden bahsetmiş ve bu tarihin “dost”- “düşman” ikilemesine sığmayacak kadar karmaşık, çok yönlü ve geçişken olduğunu söylemiştik. Bu karmaşıklığın ana etkenlerinden biri de söz konusu aktörlerin Osmanlı merkezi hükümetiyle olan ilişkileridir. Burada da gene, zaman içinde tutarlı, tekdüze bir modelden bahsetmek mümkün değil. Başka bir deyişle ne Kürtlerin ne de Ermenilerin bütün unsurları merkezi hükümetle devamlı ittifak veya devamlı çatışma halinde olmuş değildir. Onun yerine değişen, parçalı, toplumları kendi içinde bölen ittifaklardan bahsedilebilir.
Örneğin, İstanbul’daki Tanzimat yönetimi doğu vilayetlerindeki Kürt emirliklerinin gücünü kırmak amacıyla sefer başlattığında İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi Ermenilere hükümet güçlerini desteklemeleri çağrısında bulunurken bölgedeki Ermeniler arasında o bölgede etkili olan Kürt beylerini destekleyenler olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında ise, daha iyi bilindiği üzere, Abdülhamit yönetimi Ermeni partilerinin bölgede artan etkisini kırmak için Hamidiye Alayları (ve Aşiret Mektepleri) yoluyla Kürt önde gelenlerini kendi politikasının bir aracı haline getirdi. Bunda esasen kendi bakış açısına göre başarılı da oldu zira bu alaylar Ermeniler üzerinde büyük yıkıma sebep olarak sindirme işlevi gördü.
Bütün bunlar bir yana, özellikle 1850’lerin ortalarından itibaren -hatta belki daha öncesine de götürülebilir- doğu vilayetlerinde Ermeni-Kürt ilişkilerinin temel meselesi ve belirleyeni nedir diye sorsanız, “arazi sorunu ve asayişsizlik” derim. Hatta, “Doğu Sorunu” veya “Ermeni Sorunu” denilen olgunun temelinde de bu yatar. Bu boyutta ve nitelikte bir yazıda bu sorunları etraflıca ele alamayız ama 1850’lerden imparatorluğun sonuna kadar, kabaca 65-70 sene Ermenilerin el konulan arazileri, gasp edilen malları, kaçırılan kadınları, kızları, işlenen cinayetlerin cezasız kalması, başka bir deyişle Ermenilerin can, mal, “ırz ve namus” güvenliklerinin olmaması devamlı şikayet konusu olmuş, on yıllar boyunca bu konuda hazırlanan birçok rapor Patrikhane vasıtasıyla devlete sunulmuş, hatta kimi zaman bizzat vilayetlerden gelen heyetler başkentte dertlerini anlatmaya çalışmışlardır.
Esasen, 1880’lerin ikinci yarısından itibaren Ermeni partilerinin kurulması ve silahlı direnişe geçmesi bütün bunlardan bir sonuç alınamamasından dolayıdır. (Bilindiği gibi resmi söylemde bu partilerin amacının “bağımsız Ermenistan” kurmak olduğu söylenir ama bu amaç sadece Hınçakların birinci parti programında zikredilir, Taşnakların parti programlarında ise geçmez. En maksimalist talep, Osmanlı sınırları içinde adem-i merkeziyetçi bir idari yapıdır ki bunun güvenlik sorununa nihai bir çözüm olacağı düşünülür.)
Arazi gasplarında sadece değil ama çoğunlukla el koyan o yörede güçlü bir Kürt ağası, beyi veya şeyhidir. Nitekim Islahat Fermanı (1856) zamanından tutun da İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasına kadar ne zaman bu bölgede asayişi, gasp edilen arazilerin iadesini sağlayacak, idarede eşitlik getirecek reformlar yapılmaya kalkılsa en büyük direnç genelleyici bir tabir olarak Kürt eşraf diyebileceğimiz bu kesimden gelmiştir. Soykırımda dahi gasp edilen arazileri iade etmeme motivasyonu önemli bir itici rol oynamıştır.
Doğaldır ki arazi ve asayiş sorunları gerek İstanbul gerek taşra Ermeni basınının en başta gelen konularından biri olmuştur. Hemen hemen her dönem gazetelerin sayfaları, şurada veya burada el konan araziler, işlenen cinayetler, gasp, yaralama, kız kaçırma vs haberleriyle doludur. Dolayısıyla Ermeni basının gündeminde daima bir “Kürt sorunu” vardır. Özellikle İkinci Meşrutiyet’le birlikte Ermeni basınında öne çıkan fikir, Kürtlerin eğitimi meselesi çözülmedikçe Ermenilerin de huzur bulamayacağıdır. Başka bir deyişle, bu fikre göre Kürtler “medeniyetin ışığıyla” aydınlanmadığı sürece üzerlerindeki ağa-bey-şeyh baskısı kırılamayacak, o kırılmadıkça da Ermeniler de rahat yüzü görmeyecektir. Ermenilerin okumuş-yazmış kesimi de Kürtlerin her türlü eğitim olanağının arttırılması için Ermenilere özel bir rol biçiyordu.
Nitekim, okuyanlarınızın bilebileceği gibi Zakarya Mildanoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda Agos’ta yayınlanan benim de birinci yazıda atıfta bulunduğum seride ortaya koyduğu dönemin Ermenice basınından örneklerde Kürt çocuklar için basılan Ermenice harfli Kurmanci alfabeden tutun da Kürt çocuklarının kendi dillerinde okuma yazmayı Ermeni okullarında öğrenmesine kadar kimisi hayata geçen kimisi geçmeyen birçok projeden bahsediliyor.
Burada bir şeyin altını çizmek lazım: Ermenilerde, Kürtlerin ve Ermenilerin kaçınılmaz biçimde beraber veya yan yana yaşayacak iki halk olduğu fikri hava kadar, su kadar doğal bir haldi, aksi bir durumu muhtemelen rüyalarında dahi görmüyorlardı. Yani, bırakın kendilerinin bu denklemden sonsuza kadar silineceğini düşünmek, Kürtlere de o coğrafyanın her zaman var olan ve var olacak bir unsuru olarak bakıyorlardı. Onun için de beraberce huzurlu bir yaşamın yollarını arıyorlardı. Kürtlerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi bunlardan biriydi.
Fakat, hemen bir parantez açayım. Bu söylediklerim, sözünü ettiğim 65-70 senelik tarih içinde Ermeni grupların Kürtlere hiç kötülük yapmadığı, onları katletmediği manasına gelmez. Bilakis, merceğinizi zaman ve mekanda daraltırsanız Ermenilerin Kürtleri katlettiği birçok vaka bulursunuz. Gelgelelim, özellikle İkinci Meşrutiyet’in getirdiği olumlu, gelecekten umutlu hava içinde çatışma yerine uzlaşmanın yolları daha fazla aranır olmuştu. Ne yazık ki, birçok etkenden dolayı bu arayışlar sonuç vermedi.
Meselenin özü şudur: yaşadıkları bölgenin iki kadim halkı kimi zaman kavga ederek, çatışarak kimi zaman dayanışarak, haliyle ticari ve kültürel etkileşime girerek beraber yaşıyorlardı. Sonra bunlardan bir tanesi, bütün unsurlarıyla kadim yurdundan silindi. Acı ve adaletsiz olan budur.
Not: Bu konuya ayırdığım son iki yazıda devamlı vurguladığım Ermeni-Kürt ilişkilerinin karmaşıklığı oldu ama bu ilişkileri daha da karmaşık hale getiren önemli bir etkeni hiç zikredemedim bile. Şöyle ki, Ermenilerin doğu vilayetlerindeki güvenliği meselesi, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra imzalanan ilkönce Ayastefanos Antlaşması sonra Berlin Antlaşması vasıtasıyla devletler arası politikanın bir konusu ve aracı haline geldi ki bu da Rusya, İngiltere, Fransa gibi zamanın güçlü devletlerinin bir aktör olarak denkleme katılması demekti. Bu da işleri daha da karıştırdı ama o da başlı başına bir hatta birkaç yazı konusu.


