Savaş sırasında bedenler ve ruhlar, ister istemez dönüşür; zamanın akışı, olması gerekenden daha hızlı bir şekilde insanın içine işler. Belirsizlik, korku ve kayıp, bireyi içten içe değiştirir ve hayatta kalma içgüdüsü tüm değerlerin önüne geçer. Bu durum, özellikle Lübnan gibi çeşitli ve çok katmanlı toplumlardan oluşan ülkelerde bireyin gündelik yaşamında daha keskin bir şekilde kendini gösterir.
Lübnan, önceki savaşın yaralarını henüz saramamışken yine yeni bir savaşın içinde. Yaklaşık üç hafta içinde bir milyondan fazla insan yerinden edildi, yani nüfusun yaklaşık yüzde 20’si göç etmek zorunda kaldı; üstelik bunların birçoğu ikinci, hatta üçüncü ya da dördüncü kez yerinden ediliyor. Sağlık çalışanları, gazeteciler, kurtarma ekipleri ve insani yardım görevlilerinin de aralarında bulunduğu 1.200’den fazla ölüm ve 3.500 yaralanma kaydedildi. Hastaneler, okullar, köprüler ile su ve elektrik altyapısı tahrip edildi. Yerinden edilenlerin bir kısmı barınaklarda kalırken, diğerleri tanıdıklarının yanında, kiralık evlerde ya da sokakta yaşıyor.
İsrail, başta güney Lübnan, Beyrut’un güney banliyöleri ve kuzeydeki Bekaa bölgesini yoğun bir şekilde bombalıyor. Geriye kalan bölgeler ise savaşın yarattığı güvensizlik, hedefli saldırıların yol açtığı dolaylı zararlar, kaynakların tükenme korkusu, İsrail jetlerinin ses duvarını aşmasının yarattığı panik, işsizlik ve psikolojik baskı altında yaşıyor.
Ülkede iç birliğin olmaması nedeniyle sosyal yaşam, siyasi anlaşmazlıklar kadar dağınık bir hal aldı. Lübnan genelindeki tüm insani yardım kuruluşları barınaklardaki vatandaşlara yardım ulaştırmak için seferber olmuş durumda. Bununla birlikte, ülkenin İsrail–Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaşın içine sürüklenmesini başlı başına bir felaket olarak gören Lübnan toplumunun bazı kesimlerinin sesleri de giderek yükseliyor.
Lübnan’ın iç çekişmelerini, bölünmelerini medyadan takip ediyorum. Bir taraftan kendimi gündelik hayata kapatmaya çalışıyorken diğer taraftan da kurbanlarla empati kuruyorum. Birkaç gece önce, hayatımda ilk kez "savaş, kaç, don" tepkisini deneyimledim; saatler boyunca oldukça alçaktan uçan bir İsrail savaş uçağı beni aniden uykumdan sıçrattı. Vücudumu donmuş, hareket edemez halde buldum; kirpi gibi kıvrılmıştım. Sadece beynim ve kulaklarım çalışıyordu, onlar da yalnızca uçağın bize ne kadar yakın olduğunu anlamaya odaklanmıştı. Tekrar nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, ama çaresizliğim ve olduğum yere çakılıp kalmış olmam hafızama dövme gibi kazındı. O ana kadar "kaç" tepkisi baskın olandı. "Daha güvenli" yerlere, yani sığınağa ya da koridora kaçma alışkanlığı; 1975–1990 savaşını yaşamış olan anne babamdan genetik sistemime geçmiş belli ki. Bu yüzden, her patlama ya da ses duvarlarının aşılması karşısında tepkim mekanik bir şekilde beni koridora fırlatırdı. Ancak o gece korkum ve belirsizlik hissim farklıydı, hayatta kalma arzum ise en baskın olandı.
Yine de tüm bunların ortasında, direniş ruhu bir tepki olarak değil, bir ilke olarak varlığını sürdürüyor: Bize dayatılan hegemonik ve kolonyal gündemlere karşı bir mücadele etme şekli olarak direnmek.
Çeviren: Parrhesia Collective




