Bu hafta batı mahalleye uzanalım. Yüksek Frenk yargısı Fransa’yı yakından takip edenleri teyit edercesine, Ulusal Birlik partisinin rakipsiz başı Le Pen’in, devasa yolsuzluk suçundan hüküm giymiş olmasına rağmen ilkbaharda yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilmesinin yolunu açtı.
Le Pen’in aday olamaması durumunda partinin onun yerine, hoş ve tamamen boş Jordan Bardella adlı genci piyasaya sürmesi, diğer taraftan Ulusal Birlik adayının kim olursa olsun son tura kalacağına hatta kazanabileceğine kesin gözüyle bakılması, Frenk devlet aklını endişelendirmişe benziyor. Mesele Le Pen’in Bardella’dan daha ehil ya da devlet tecrübesine sahip olması değil. Hiçbir meziyeti olmayan Bardella’nın yanında bir nebze daha “cumhurbaşkanı olabilecek” nitelik taşıması ve elbette kadın olması Le Pen’i kıymete bindirdi, ehvenişerleştirdi.
Yalnız Le Pen’in adaylığının sonuçları bundan ibaret değil. Fransa sağı epeydir aşırı sağ ile pek çok hayatî kamusal meselede yan yana durmaktan ne çekiniyor ne de utanıyor. Ama, sade Fransa değil Batı genelinde sağın aşırı sağa elini verip kolunu kaptırmadığı memleket pek yok.
Nitekim, Bardella’nın zafiyetini göz önüne alarak “seçmen son tahlilde onu değil de bizi tercih edebilir” diyerek ortaya atılan üç sağcı aday, eski İçişleri Bakanı Bruno Retailleau ile eski başbakanlar Edouard Philippe ve Gabriel Attal’ın da artık Le Pen karşısında bir kıymeti kalmadı. Bu üç aday Ulusal Birlik seçmenine şirin görünmek için klasik sağ siyasetin fersah fersah ötesine geçerek açıkça yabancı, Arap ve Müslüman düşmanı popülist vaatlerde bulunmaktan çekinmezken Le Pen’in ortaya çıkmasıyla boşa düştüler. Hem aşırı sağ hem de artık klasik sağ seçmen, “aslı varken taklitlere, hem de kazanamayacak taklitlere neden oy verelim” dercesine Le Pen’in arkasına dizilme potansiyeli taşıyor. Bu da onu birdenbire aşırı sağın adaylığından topyekûn sağın biricik adayı konumuna taşımış durumda.
Elbette bu varsayım doğrulanırsa ve sağda olup faşizme göz kırpmayan de Gaulle’cü eski Başbakan Dominique de Villepin aday olup Le Pen’i zora sokamazsa hanımefendinin cumhurbaşkanlığı kesin gibi. Nitekim adaylığının önü açıldıktan sonra yapılan yoklamalarda seçileceği gözüküyor.
Bakalım muhalefete. Anketlerde “Boyun Eğmeyen Fransa” (La France insoumise) adlı sol partinin başı Jean-Luc Mélenchon önde. Ne var ki bu parti geriye kalan tüm siyaset esnafınca şeytanlaştırılmakta. Bu saplantının ardında siyonist propaganda ile İsrail var. Propaganda bu partiyi “aşırı sol” olarak yaftalamış, sağ ve sol da bu tuzağa balıklama atlamış durumda. Pek çok siyasetçi ve etki ajanı (influencer) partiyi aşırı sol olarak tanıtmakta. Bu yaygın ve güçlü odaklara rağmen özellikle gençler ve Müslüman kökenli seçmenin tercihi Mélenchon. Bu noktanın üzerinde biraz durmalı.
“Boyun Eğmeyen Fransa”, Gazze Soykırımıyla arşa eren İslam ve Müslüman düşmanlığı ve artık sade Müslümanlara yakıştırılan Yahudi düşmanlığı suçlamasına karşı dik duran yegâne parti. Diğer deyişle Gazze ve İslam pek çok Avrupa memleketinde olduğu gibi Fransa seçimlerinin de fay hattı, turnusol kâğıdı. Hatta seçimler bu yarılmayı kamusal alanda ayyuka çıkarma potansiyeli taşıyan ilk seçim olacak Avrupa’da. Buna rağmen Fransa siyaset dünyası hâlâ meselenin şu boyutunu ısrarla görmezden geliyor: Arap, Afrikalı ve Müslümanların dışlanması artık sağın siyasî paradigmasının parçası. Bu pek çok Batı Avrupa memleketinde de böyle.
Gelelim Fransa’nın geleceğine. Seçilmesi durumunda yıllardır biriken, kangrenleşmiş iktisadî, siyasî, içtimaî ve ahlakî meseleler Le Pen ile elbette çözülmeyecek, bilakis derinleşecek. Fransa’yı izleyenlerin çoktandır işaret ettiği, artık sade sorun üreten ve otoriterliğe evrilmekte olan yarı başkanlık sisteminin iflâsı Le Pen’in antidemokratik politikalarıyla iyice belirginleşecek.
Fransa seçimlerinin Avrupa üzerindeki etkilerine bakınca ise, Le Pen’in seçilmesinin, Britanya’daki kopyası Reform partisinin başı Nigel Farage ile Almanya’daki kopyası, Almanya İçin Alternatif partisi AfD’nin başı Alice Weidel’in önünü açması muhtemel.
Şubatta işaret ettiğim dört dinamik tıkır tıkır işliyor: Batı memleketleri çapında mimetik bir aşırısağlaşma; aşırı sağın sponsoru iki ağır sıklet Rusya ile Amerika (Musk’un Le Pen’e taze desteğine mim koyalım); bu ikilinin cömertliğiyle hızla gürbüzleşen aşırı sağ partiler ve toplumlar nezdinde olağanlaşan aşırı sağ.
Bu gidişin sonunun hayırlı olması mümkün mü?


