Maruziyet azaltıcı mutfak kültürü oluşturmak

Sağlıklı beslenme denildiğinde aklımıza, yeterli miktarda gıda tüketmek ve öğünlerimizde farklı gıda gruplarına olabildiğince geniş yer vermek geliyor. Yeterlilik ve çeşitlilik, sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez koşulları. Ancak günümüzde sağlıklı beslenmeyi belirleyen başka unsurları da dikkate almak gerekiyor.
Bir gıdanın sağlığımız üzerindeki etkisini değerlendirirken yalnızca ne kadar protein, vitamin, mineral veya lif içerdiğine değil; hangi koşullarda üretildiğine, hangi kimyasal kirleticileri (toksik kimyasal maddeleri) veya mikrobiyolojik etkenleri taşıyabileceğine, hangi ambalaj ve mutfak malzemeleriyle temas ettiğine, ne ölçüde işlendiğine ve nasıl hazırlandığına da dikkatle bakmak gerekiyor.
Sağlıklı beslenme nasıl olacak sorusuna sağlıklı bir yanıt oluşturmak kolay değil. Her şeyden önce sağlıklı beslenme sadece bireysel tercihlerimiz ve alışkanlıklarımızla ilgili bir mesele değil. Yoksulluk, çevre kirliliği, adaletsizlik, güvencesiz çalışma rejimi, kamusal destek mekanizmalarının zayıflığı gibi toplumsal meselelerle çok yakından ilişkili. Örneğin Türkiye son 5-6 yıldır Avrupa Birliği ülkelerinden toksik kimyasal madde yükü yüksek yüzbinlerce ton plastik çöpü ithal ederek ülke topraklarını ve sulak alanlarını kirletirken (1) gıdalara plastik esaslı malzemelerden geçen toksik kimyasal maddeleri nasıl önleyeceğiz sorusunu bireysel önlem ve alışkanlıklarda yaratılacak değişimler üzerinden ele almak yanlış olmasa da yetersiz bir yaklaşım olur.
Bireysel meselelerle toplumsal meseleleri birbirinden ayırt edebilmek ne ölçüde mümkün, bu da başka bir soru elbette. Bu yazıda, bu tartışmaya girmeden, son yıllarda dünya genelinde tartışma konusu olan “toksik kimyasal maruziyeti” ve “ultra işlenmiş gıda tüketimi” meseleleri odağında mutfak ve gastronomi kültürümüzü neden dönüştürmeliyiz sorusuna yanıt vermeye çalışacağım.
Öncelikle usta bir aşçı, gurme ya da gastronom değilim, daha doğrusu bu alanlarda çalışan ve deneyimi olan bir meslek profesyoneli değilim. Mutfak gibi köklü bir geleneğe ve kültüre sahip bir alanı dönüştürmek gibi çok iddialı bir söylemde bulunmayı da doğru bulmuyorum. Yıllardır uğraştığım gıda güvenliği, çevre kimyası, ekoloji ve halk sağlığı alanlarındaki mesleki birikimime dayanarak mutfak ya da gastronomi kültürümüzü dönüştürmemiz gerektiğine dair iddiama dayanak oluşturabilecek bazı bilgileri paylaşabilirim. İşin özü, bir tartışma başlatabilirsem ne âlâ…
İçinde olduğumuz durum
Gıda üretimi çevre kirliliğinden bağımsız bir faaliyet değil artık. Toprağa, suya ve havaya yayılan kirleticiler gıda zincirine giriyor; tarımsal üretimde kullanılan kimyasallar gıdalarda kalıntı bırakıyor; bazı maddeler ambalajlardan ve gıdayla temas eden malzemelerden gıdaya geçiyor; bazı toksik bileşikler ise gıdanın işlenmesi veya hazırlanması sırasında ortaya çıkabiliyor vb.
İçinde olduğumuz şartlar, sağlıklı beslenme üzerine düşünürken yediğimiz gıdalardaki toksik kimyasal yükünü nasıl azaltabiliriz sorusuna yanıt aramayı en öncelikli sorulardan biri kılıyor.
Toksik kimyasal maruziyeti kadar önem taşıyan bir diğer mesele ise beslenmede ultra işlenmiş gıdaların giderek daha büyük bir yer tutması.
Ultra işlenmiş gıdaların tüketimi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor; özellikle de çocuklarda. Ultra işlenmiş gıdalar, çoğunlukla rafine edilmiş ya da yapısı dönüştürülmüş gıda bileşenlerinin ve çeşitli katkı maddelerinin kullanıldığı endüstriyel formülasyonlardan oluşan geniş bir ürün grubunu tanımlayan bir şemsiye terim. Ultra işlenmiş gıda tüketimi ile obezite başta olmak üzere çeşitli metabolik hastalıklar arasında güçlü ilişkiler gösteren çok sayıda çalışma bulunuyor. (2)
Sağlıklı beslenmeyi belirleyen unsurlar bunlarla da sınırlı değil şüphesiz. Yediğimiz gıdaların nasıl sindirildiği ve bağırsak mikrobiyotasıyla nasıl etkileşime girdiği de son yılların bir diğer önemli tartışma konusu.
Bağırsak mikrobiyotası, bağırsaklarda yaşayan bakteri, arke, mantar ve diğer mikroorganizmalardan oluşan karmaşık bir ekosistem. Bu mikroorganizmalar sindirilemeyen bazı gıda bileşenlerini fermente eder, çeşitli metabolitler üretir; bağırsak bariyerinin bütünlüğünü sağlamada asli rol oynar. En önemlisi, bağışıklık sistemi ve metabolik süreçlerle sürekli etkileşim halindedir. Bir gıdanın sağlık üzerindeki etkisini değerlendirirken bağırsak mikrobiyotası üzerindeki etkilerine de bakmak gerekiyor. Bu noktada da bazı toksik kimyasallara maruziyet ile ultra işlenmiş gıdaların yüksek tüketiminin bağırsak mikrobiyotası üzerindeki olası olumsuz etkileri önemli araştırma konuları olarak öne çıkıyor.
İçinde olduğumuz durum, sağlıklı beslenme meselesi üzerine günümüzün bilimsel bilgileri ışığında yeniden düşünmemiz ve güncel sorunları dikkate alarak bir yanıt oluşturmamız gerektiğini gösteriyor. Bu meseleye dair tartışmalarda, sorunların çözümü için önerdiğimiz yanıt genelde siyasi iktidarı ve bakanlıklar başta olmak üzere ilgili kamu kurumlarını göreve çağırmak; kamu idaresinden gıdalardaki toksik kimyasal yükünün azaltılmasını ve ultra işlenmiş gıda tüketimine sınırlama getirmesini talep etmek oluyor. Bu talep yanlış değil elbette, ama şu soruları da zımnen içeriyor: Siyasal iktidar ya da kamu idaresi görevini layığıyla yapmadığında ne yapacağız? Zaten cılız olan kamusal tartışmaları nasıl canlandıracak ve bir değişim talebini nasıl oluşturacağız?
Bu sorular üzerine düşünme, yanıt arama halinin mutfak/gastronomi kültürümüzle ilgili alana da sıçraması gerekiyor.
Gıdaları nasıl temin ettiğimiz, mutfakta (ev, kreş, yurt, işyeri, restoran mutfağı vb.) nasıl hazırladığımız veya hangi işlemlere tabi tuttuğumuz büyük bir önem taşıyor, özellikle de toksik kimyasal madde maruziyetini azaltmak açısından. Bu yalnızca beslenme uzmanlarının, diyetisyenlerin, toksikologların, gıda mühendislerinin veya halk sağlığı uzmanlarının yanıt arayacağı ve çözüm reçeteleri oluşturacağı bir soru değil. Aşçıların, gastronomların, gurmelerin, yemek yazarlarının, aşçılık/gastronomi eğitimi veren okullardaki meslek profesyonellerinin, esasen mutfakta yemek hazırlama meselesiyle uğraşan herkesin üzerinde düşünmesi ve yanıt araması gereken bir soru.
Mutfak kültürümüzü dönüştürmek zorundayız
Her şeyden önce bir dönüşüm sağlamanın özellikle çocuk sağlığı açısından büyük bir gereklilik olduğunu vurgulamalıyım. Elbette yetişkin sağlığı da önemli ama çocuk sağlığını koruyan bir beslenme rejimi yetişkinleri de koruyor zaten. Halk sağlığında koruyucu politikaların en sağlam ilkelerinden biri, en kırılgan grupların ihtiyaçlarını esas almaktır; çünkü bu yaklaşım çoğu zaman toplumun bütünü için daha güvenli koşullar oluşturur.
Dönüşümün gerekliliğini ortaya koyabilmek için önce toksik kimyasal maruziyetinin boyutlarına ve çocuklar açısından taşıdığı öneme kısaca değinmek gerekiyor.
Toksik kimyasal kirliliği artık yerel veya sınırlı bir çevre sorunu değil, küresel bir halk sağlığı meselesi.
2025 yılında New England Journal of Medicine'da yayımlanan ve çocuk ile çevre sağlığı alanında çalışan geniş bir bilim insanı konsorsiyumu tarafından hazırlanan değerlendirmeye göre, dünya genelindeki envanterlerde yaklaşık 350 bin üretilmiş kimyasal, kimyasal karışım ve plastik kayıtlı. Sentetik kimyasal üretimi 1950'den bu yana yaklaşık 50 kat artmış, halen yılda yaklaşık yüzde 3 büyümekte ve mevcut eğilimlerin sürmesi hâlinde 2050'ye kadar üç katına çıkması beklenmekte. Buna karşılık bu maddelerin yüzde 20'sinden daha azı toksisite açısından test edilmiş, bebekler ve çocuklar üzerindeki etkileri araştırılanların oranı ise çok daha düşük kalmıştır. Çevresel kirlilik ve insanların bu toksik maddelere maruziyeti bugün dünya genelinde yaygın bir sorun.
Bu tablo, çok daha geniş kirlilik yükünün yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Lancet Commission on Pollution and Health'ın bulgularını güncelleyen 2022 tarihli The Lancet Planetary Health çalışması, hava ve su kirliliği, kurşun ve diğer ölçülebilen kirlilik kaynaklarının dünya genelinde yılda yaklaşık 9 milyon erken ölümle ilişkili olduğunu; bunun her altı ölümden yaklaşık birine karşılık geldiğini belirtiyor. (3) Üstelik bu tahmin kimyasal kirliliğin tamamını kapsamıyor. Çok sayıda sentetik kimyasal için küresel maruziyet ve hastalık yükünü hesaplamaya yetecek veri bulunmadığından, gerçek yükün mevcut tahminlerden daha büyük olması mümkündür.
En fazla zarar gören kesim çocuklar
Çocukları yetişkinlerin küçük birer kopyası olarak değerlendirmek doğru değil. Çocuklar, gelişmekte olan organ ve fizyolojik sistemleri, vücut ağırlığı başına daha yüksek maruziyetleri ve yaşamın erken dönemlerindeki kritik gelişim süreçleri nedeniyle birçok toksik kimyasalın olumsuz etkilerine karşı yetişkinlerden daha duyarlı olabilir. Bu duyarlılık yaşamın bütün dönemlerinde aynı değildir; özellikle anne karnındaki dönem, bebeklik ve erken çocukluk gibi hızlı büyüme ve gelişmenin gerçekleştiği kritik gelişim pencerelerinde daha belirgindir. Bu dönemlerde meydana gelen toksik kimyasal maruziyetleri, organ ve sistemlerin gelişimini etkileyerek etkileri yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkabilen ve kimi durumlarda kalıcı olabilen sağlık sorunlarına yol açabilir.
2025 tarihli New England Journal of Medicine değerlendirmesi, çevresel pediatri araştırmalarının erken yaşamın hassas dönemlerinde kısa süreli ve düşük düzeyli toksik kimyasal maruziyetlerinin bile çocuklarda daha sonra ortaya çıkabilen hastalık ve işlev kayıplarıyla ilişkili olduğunu vurguluyor. (4) Özellikle de anne karnındaki maruziyetin önemine dikkat çekiliyor. Kurşun, organofosfatlı pestisitler, fitalatlar, bromlu alev geciktiriciler ve PFAS gibi farklı kimyasallara erken yaşam dönemindeki maruziyetlerle nörogelişim, üreme sistemi, bağışıklık sistemi, lipid metabolizması ve tiroit işlevlerindeki olumsuzluklar arasında ilişkileri gösteren büyük bir akademik literatür var.
Çocuk sağlığı söz konusu olduğunda mesele yalnızca akut zehirlenmeleri veya çok yüksek düzeydeki maruziyetleri önlemek değil. Günlük yaşam boyunca tekrarlanan, daha düşük düzeyli ve birden fazla kaynaktan gelen maruziyetleri de mümkün olduğunca azaltmak gerekiyor. Üstelik çocuklar tek tek kimyasallara değil, günlük yaşamda çok sayıda kimyasalın oluşturduğu karışımlara maruz kalıyor; mevcut düzenleyici sistemlerin/mevzuatların önemli bir bölümü ise hâlâ kimyasalları tek tek değerlendiriyor. (5)
Maruziyet azaltımı “ya hep ya hiç” meselesi değil
Toksik kimyasal maddelerin çevreye salınmasını ve gıda zincirine bulaşmasını önlemek birinci ve vazgeçilmez hedeftir. Bunu sağlamak için de çevre kirliliğini kaynağında önlemek, toksik kimyasal kullanımını azaltmak, kirletilmiş çevreleri yaşanabilir kılacak önlemleri almak gibi pek çok kamusal çalışma yapılması gerektiği açıktır. Bu çalışmaların yanı sıra, gıdalar yoluyla gerçekleşen önlenebilir maruziyetleri azaltabilecek üretim, hazırlama ve pişirme yöntemlerini geliştirmek de özellikle çocuk sağlığı açısından anlamlı bir koruyucu yaklaşım olacaktır.
Bakış açımızı olabildiğince genişleterek gerek toplumsal gerek bireysel yaklaşımlarla çocukların toksik kimyasal maddelere maruz kalmasını nasıl azaltırız ya da maruziyeti nasıl önleriz sorusuna kaydırmak gerekiyor. Bu soruya verilecek yanıtlardan biri de mutfak kültürümüzü toksik kimyasal madde maruziyetini azaltacak şekilde ele almak olacaktır.
Mutfak kültürünü neden dönüştürmeliyiz?
Mutfak kültürünün binlerce yıllık bir deneyime yaslandığı açıktır.
İnsanlar hangi gıdaların yenilebilir olduğunu; hangilerini yetiştirmeleri ve hangilerinin belirli işlemlerden geçirilmesi gerektiğini; haşlama, kurutma, mayalama, suda bekletme, kabuğunu soyma, kavurma ve pişirme gibi yöntemlerin gıdanın lezzetini, sindirilebilirliğini ve güvenliğini nasıl etkilediğini kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerle öğrendiler.
Bu birikimin önemli bir bölümü bugün de son derece değerlidir. Ancak geleneksel mutfak bilgisinin sınırlarını da görmek gerekir. Bir uygulamanın hemen ardından hastalık ortaya çıkıyorsa neden-sonuç ilişkisini fark etmek görece kolaydır. Buna karşılık bir kimyasala düşük düzeylerde, yıllar boyunca maruz kalmanın; üstelik etkisinin çocuklukta değil yıllar sonra ortaya çıkmasının gündelik deneyimle fark edilmesi neredeyse olanaksızdır.
Geleneksel mutfak bilgisi akut ve görünür tehlikeleri ayıklamakta güçlü olabilir; ancak düşük dozlu ve kronik kimyasal maruziyetlerin yıllar içinde ortaya çıkabilen sağlık etkilerini fark etmekte çoğu durumda yetersiz kalır. Bu tür etkileri anlayabilmek için toksikoloji, epidemiyoloji, gıda güvenliği ve halk sağlığı alanlarında üretilen bilimsel bilgiye ihtiyaç vardır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz kimyasal çevre geçmiştekinden büyük ölçüde farklı. Arsenik, kurşun ve cıva gibi bazı toksik maddeler insanlığın uzun zamandır karşılaştığı kirleticiler olsa da özellikle son 50–70 yılda pestisitlerden PFAS’lara, plastikleştiricilerden alev geciktiricilere kadar son derece geniş bir kimyasal madde evreni gündelik yaşamın parçası haline geldi. Daha önce olmadığı kadar yüksek miktarlarda üretilen, geniş bir kullanım alanına sahip ve çevreye de yaygın bir şekilde karışan çok sayıda toksik kimyasalla artık çok daha sık ve çok daha çeşitli biçimlerde temas ediyoruz.
Maruziyet azaltıcı mutfak
Binlerce yıllık mutfak kültürümüz, büyük ölçüde bugünkü kimyasal maruziyet ortamı oluşmadan önce gelişti. Geleneksel bir pişirme tekniğinin yüzyıllardır kullanılıyor olması, onun günümüzde gıdalarda karşılaşabileceğimiz pestisitler, PFAS’lar, plastik katkı maddeleri ya da başka çevresel kirleticiler açısından maruziyeti azaltmada ne ölçüde etkili olduğunu bildiğimiz anlamına gelmez. Bazı kirleticiler mutfak işlemleriyle kısmen uzaklaştırılabilirken bazıları çok az etkilenebilir. Buna karşılık, bazı geleneksel yöntemlerin belirli kirleticilerin miktarını azaltıyor olması da mümkündür. Pirinci bol suda haşlayıp suyunu dökmek, inorganik arsenik açısından bunun iyi belgelenmiş örneklerinden biridir.
Yapılması gereken, geleneksel mutfak bilgisini terk etmek değil; onu günümüzün gıda güvenliği bilgileri ışığında yeniden değerlendirmektir. Yıkama, suda bekletme, haşlama, haşlama suyunu dökme, kabuk soyma, fermantasyon, pişirme sıcaklığı ve saklama biçimi gibi uygulamaların yalnızca lezzet ve besin değeri açısından değil, gıdadaki kirletici miktarını ve toksik kimyasal maruziyetini nasıl etkilediği açısından da incelenmesi gerekiyor.
Mutfak kültüründe ihtiyaç duyduğumuz dönüşüm tam olarak budur: Binlerce yıllık mutfak bilgisinin birikimini korumak, ama onu günümüzün toksikoloji, gıda güvenliği ve halk sağlığı bilgileriyle yeniden ele almak. Mutfağımızın karşı karşıya olduğu kimyasal çevre değiştiyse, mutfak bilgimizin de bu değişime yanıt verecek biçimde gelişmesi gerekir.
Bu alanda önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle “maruziyet azaltıcı mutfak” kavramını değerli buluyorum. Böyle bir mutfak kültürünün hangi ilkelere dayanması gerektiği elbette tartışılabilir. Benim için temel ilke oldukça açık: Besin değerini koruma ve lezzetin yanına, bilimsel kanıtların desteklediği durumlarda toksik kimyasal maruziyetini azaltmayı da gıda hazırlama ve pişirme süreçlerinin temel ölçütlerinden biri olarak eklemek.
Önümüzdeki haftalarda bu konuyu farklı örnekler üzerinden sürdürmek istiyorum. Bir sonraki yazıda ilk bakışta basit görünen bir sorunun peşine düşeceğim: Pilavı nasıl pişirdiğimiz, pirinç yoluyla maruz kalabileceğimiz arsenik, kurşun ya da bazı pestisitlerin miktarını azaltabilir mi?
Kısa yanıt şu: Azaltabilir; ancak bütün kirleticiler için aynı ölçüde ve aynı kesinlikle değil. Örneğin pirinci bol kaynar suda yaklaşık beş dakika ön haşlayıp ilk suyu döktükten sonra yeni suyla pişirmeyi tamamlamanın inorganik arsenik miktarını belirgin biçimde azaltabildiğine ilişkin doğrudan deneysel kanıtlar var. Kurşun açısından yıkama ve fazla suyla pişirip suyu uzaklaştırmanın azaltıcı etkisini gösteren çalışmalar bulunsa da aynı ön haşlama yönteminin kurşun üzerindeki etkisi arsenik kadar iyi tanımlanmış değil. Pestisitlerde ise durum daha da değişken: bazı kalıntılar yıkama, bekletme veya pişirmeyle azalabilirken bazıları çok daha az etkileniyor.
Bu bağlamda asıl mesele, hangi hazırlama ya da pişirme yönteminin hangi kirletici için, neden ve hangi koşullarda işe yaradığını ortaya koymak; olası besin kayıplarını ve diğer sonuçları da hesaba katarak bu bilgiyi mutfakta uygulanabilir ve güvenilir önerilere dönüştürmek.
Maruziyet azaltıcı mutfak derken, mutfakta yapılan işi yalnızca bireysel bir korunma faaliyeti olarak görmediğimi de belirtmeliyim. Bir pirincin ilk suyunu neden döktüğümüzü, bir sebzeyi neden belirli biçimde yıkadığımızı ya da bir gıdayı neden başka bir kapta saklamayı tercih ettiğimizi konuşmaya başladığımız anda, aslında daha temel bir soruyla da karşılaşırız: Bu toksik maddeler gıdaya neden ve nasıl ulaşıyor? Bu soru bizi tarımsal üretimden sanayi politikalarına, pestisit kullanımından plastik üretimine, atık yönetiminden gıda denetimlerine kadar uzanan daha geniş bir toplumsal ve siyasal alana taşır.
Mutfakta alınabilecek önlemleri çevre kirliliğini değişmez bir gerçek olarak kabullenmenin yolları olarak görmemek gerekir. Tam tersine, bu önlemler kirliliğin gündelik hayatımıza kadar ulaştığını görünür kılabilir ve kirlenmeyi kaynağında önleme talebini güçlendirebilir. “Pirinci böyle pişirerek arseniği azaltabiliriz” demekle yetinmemeli; aynı zamanda “pirinçte arsenik hangi nedenlerle bulunabiliyor ve bu maruziyeti azaltmak için hangi kamusal politikalar gerekli?” sorusunu da sormalıyız.
Maruziyet azaltıcı mutfak iki yönlü bir yaklaşım olmalı: Bir yandan bugün var olan koşullar içinde, özellikle çocukların önlenebilir toksik kimyasal maruziyetini azaltacak uygulanabilir bilgiyi üretmek; öte yandan bu önlemlere neden ihtiyaç duyulduğunu sorgulayarak kirliliğin kaynaklarını, bu kaynakları üreten ekonomik ve yönetsel süreçleri ve bunları değiştirecek kamusal politikaları görünür kılmak. Mutfakta yapılan küçük bir değişiklik böylece yalnızca bireysel bir sağlık tercihi değil, yaşadığımız çevre ve gıda sistemi üzerine düşünmeye açılan bir kapıyı aralayabilir.
Mutfakta maruziyeti azaltmaya çalışırken asıl hedefimizin, insanları kirlenmiş bir çevreye uyum sağlamaya zorlamak değil, böyle bir uyuma ihtiyaç bırakmayacak toplumsal ve siyasal koşulları yaratmak olduğuna inanıyorum.
Bu meseleye ağırlıklı olarak gıda güvenliği perspektifinden bakıyorum. Meselenin sadece gıda güvenliğiyle sınırlı olmadığı; toksikoloji, halk sağlığı, beslenme bilimi, gastronomi, eğitim, çevre sağlığı ve çocuk sağlığı gibi farklı alanlarla doğrudan ilişkili olduğu açık. Farklı disiplinlerin bilgisine, özellikle de aşçıların, gastronomların, diyetisyenlerin, gıda mühendislerinin, hekimlerin, eğitimcilerin ve mutfak ile yemek kültürü üzerine çalışan yazar ve araştırmacıların deneyim ve katkılarına büyük ihtiyaç var.
Bence artık mutfak kültürünü, toksik kimyasal maruziyetini azaltma odağında kamusal bir tartışmaya açmanın zamanı geldi.
NOTLAR
Beyan: Bu yazının hazırlanması sırasında bazı cümlelerin sadeleştirilmesi, tekrarların kontrol edilmesi ve metnin dil ve anlatım açısından gözden geçirilmesi amacıyla yapay zekâ aracı ChatGPT’den yararlandım. Yazının düşünsel çerçevesi ve dile getirilen görüşlerin sorumluluğu bana aittir.
(1) Laville, S. (2026, 4 Ağustos). UK plastic ‘waste colonialism’ found to be polluting Turkey’s farming heartland. The Guardian. https://www.theguardian.com/environment/2026/aug/04/uk-plastic-waste-colonialism-recycling-exports-contaminating-water-crops-turkey
(2) Ultra işlenmiş gıdalar hakkında daha detaylı bilgi için şu yazılara bakılabilir:
- Ultra işlenmiş gıdalar ve çocuk sağlığı, https://www.agos.com.tr/tr/yazi/ultra-islenmis-gidalar-ve-cocuk-sagligi-40365
- Ultra işlenmiş gıda kuşatması altında 20 milyon çocuk, https://www.agos.com.tr/tr/yazi/ultra-islenmis-gida-kusatmasi-altinda-20-milyon-cocuk-40428
- Çocukları ultra işlenmiş gıdalardan nasıl koruyacağız? https://www.agos.com.tr/tr/yazi/cocuklari-ultra-islenmis-gidalardan-nasil-koruyacagiz-40525
(3) Fuller R, Landrigan PJ, Balakrishnan K, Bathan G, Bose-O'Reilly S, Brauer M, Caravanos J, Chiles T, Cohen A, Corra L, Cropper M, Ferraro G, Hanna J, Hanrahan D, Hu H, Hunter D, Janata G, Kupka R, Lanphear B, Lichtveld M, Martin K, Mustapha A, Sanchez-Triana E, Sandilya K, Schaefli L, Shaw J, Seddon J, Suk W, Téllez-Rojo MM, Yan C. Pollution and health: a progress update. Lancet Planet Health. 2022 Jun;6(6):e535-e547. doi: 10.1016/S2542-5196(22)00090-0. Epub 2022 May 18. Erratum in: Lancet Planet Health. 2022 Jul;6(7):e553. doi: 10.1016/S2542-5196(22)00145-0
(4) NEJM Dergisindeki makale: The Consortium For Children's Environmental Health, Wirth DA, Cropper M, Axelrad DA, Bald C, Bhatnagar A, Birnbaum LS, Burke TA, Chiles TC, Geiser K, Griffin C, Kumar P, Mandrioli D, Park Y, Raps H, Roger A, Smith TR, States JC, Straif K, Tickner JA, Wagner W, Wang Z, Whitman EM, Woodruff TJ, Yousuf A, Landrigan PJ. Manufactured Chemicals and Children's Health - The Need for New Law. N Engl J Med. 2025 Jan 16;392(3):299-305. doi: 10.1056/NEJMms2409092
Makalenin tartışıldığı yazı için bakınız: https://www.agos.com.tr/tr/yazi/cocuk-merkezli-kamusal-politikalara-neden-ihtiyac-var-41478
(5) Bu konuda detaylı bilgi için bakınız: Çocuk merkezli kamusal politikalara neden ihtiyaç var? https://www.agos.com.tr/tr/yazi/cocuk-merkezli-kamusal-politikalara-neden-ihtiyac-var-41478



