İktidarın “terörsüz Türkiye” dediği sürecin komisyon raporundan sonraki ilk somut sonucu olan ve “çerçeve yasa” olarak adlandırılan ama resmi adı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” olan yasa TBMM’de kabul edildi. İçeriğinden ve tepkilerden bahsedeceğiz ama adlandırma meselesinin dahi sürecin algılanmasına ve nihai hedefine dair iktidar çevreleriyle, Öcalan-DEM Parti arasındaki farklılığı ortaya koyduğunu belirtmek gerek.
Biliyorsunuz, Öcalan ve DEM Parti bu yasanın çözüm sürecinin hukuki altyapısını oluşturacak "kök yasa" olacağını söylüyordu veya bekliyordu. Gelgelelim, kapsamı oldukça dar olan bu yasanın Kürt sorunun çözümünün kökü veya çerçevesi olacak durumu yok. Fakat, kamuoyunda yasanın algılanışı ve verilen tepkiler bu durumla uyumlu değil.
Şöyle ki, yasaya herkes ama özellikle “hayır” denmesini savunanlar, yasanın olduğundan ve söylediğinden daha fazla önem atfediyorlar. Benim de süreç hakkında ciddi tereddütlerim var ama şu haliyle bu yasaya hayır demenin tek tutarlı gerekçesi “hiçbir PKK mensubunun hiçbir şekilde affedilmesini istemiyoruz” olur çünkü onun dışında bir şey vadetmiyor. Onu da aslında yokuşa sürüyor; sürecin başlatılmasının önkoşulu olan “örgütün fiili varlığına son verip vermediğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim edip etmediğinin” nihai takdiri Milli Güvenlik Kurulu’na verilmiş. Yani, MGK istemezse af süreci başlayamaz ve bunun hangi vadede olacağı tamamen belirsiz. Örgütün fiili varlığına son verdiği veya elindeki silah ve mühimmatın tamamını mı yoksa bir kısmını mı teslim ettiği objektif olarak nasıl tespit edilecek mesela?
Yasanın yetersiz olduğu gerekçesiyle karşı çıkmaya gelince, Kürt sorunun çözümü açısından “yetersiz” demek bile abes çünkü o sorunun çözümüne dair hiçbir şey yok bu yasada, olmayan şeye yetersiz denemez. Ben kendi adıma iktidarın süreç için bundan başka bir yasa çıkaracağından da hayli şüpheliyim. Herhangi bir siyasi, idari veya sosyal adım atmaya niyetli olduklarını düşünmüyorum. Sürecin yasal zemini olarak görüp göreceğimiz muhtemelen bu yasadan ibaret. İnşallah yanılırım.
Bazı muhalifler de -ki bunların şimdiye kadar Kürtlerin iyiliğini düşündükleri pek görülmemiştir- yasada “Kürtler lehine” bir şey olmadığını söyleyerek itiraz ediyorlar. Doğru ama bu yasanın “Kürtlerin lehine” olacak bir tarafı yok zaten. O konulara girmiyor bile, kapsama alanı o değil. Bu yasanın demokratikleşme getirecek hali yok, zaten öyle bir iddiası da yok.
Dediğim gibi bu neredeyse teknik denebilecek bir af yasası, onu da doğrusu muhatabı yeterli bulduktan sonra bizim yetersiz dememiz pek anlamlı gelmiyor bana. “PKK terör örgütü değildir”, dediği için öldürülen Tahir Elçi’yi hatırladığımızda örgütün, kendisini terör örgütü olarak tanımlayan bir yasaya onay vermesini hazin bulsam da onları onlar adına tarif edecek değilim.
Tekrar etmek gerekirse, “ben herhangi bir PKK mensubunun hangi koşullarla olursa olsun affına karşıyım”, diyenlerin bu yasaya “hayır” denilmesini savunması tutarlı fakat bu yasa gene bir kesim tarafından AKP/Erdoğan’dan yana-AKP/Erdoğan’a karşı olma ikiliğine indirgendi. “Evet” dersen AKP’den yana olursun, onun için “hayır” demen lazım. Halbuki, ülkenin 40 küsur yılını kapsayan bir silahlı çatışmanın bitirilmesi AKP destekçisi olup olmamaktan daha önemli görülmeli ki zaten “evet” denilince de pek tabii AKP’li olunmuyor.
En az yasa kadar belki de ondan da fazla tartışılan şey Özgür Özel ve Yeni Parti’nin yasa karşısındaki tutumu oldu. Özel, yasanın hazırlanma usulü ve içeriğine dair bütün kusurlarına rağmen parti yönetiminin evet diyeceğini ama partisinin milletvekillerinin kendi bölgelerinde halkın nabzına göre istedikleri oyu verebileceklerini söyledi. Bir kere şunu söyleyelim, başta tabii Özgür Özel olmak üzere parti yönetiminin çok çok zor bir iş yürütüyor. Adeta çift taraflı yaylım ateş altında sırtlarında yumurta küfesiyle ipten bir köprüden karşıya geçmeye çalışıyorlar. Birincil amaçları, potansiyel oylarından mümkün olduğunca az kaybederek seçim gününe ulaşmak. Bunun için de bir denge politikası yürütmeye çalışıyorlar. Bunun, “iki cami arasında beynamaz kalma” veya “ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamama” ile sonuçlanması da muhtemel. Öte yandan, bu yasa karşısındaki tutumlarına bakıp, Yeni Parti için “bunlar da AKP’yle aynıymış” veya “bunlardan da olmaz” demek büyük haksızlık olur. Belki gerçekten de olmayacak ama sebebi bu yasa olmaz.
Topyekûn veya külli bir “hayır” Yeni Parti’nin DEM’le olan diyaloğunu kaçınılmaz olarak sekteye uğratacak ve DEM’i biraz daha AKP’ye doğru itecekti. Halbuki, mevcut durumda kanımca bu iki parti arasındaki diyaloğun ve işbirliğinin zemini korunmuş oldu. Son kertede, Özgür Özel yasayla ilgili yaptığı meclis konuşmasında akıllıca bir söylem kurdu ve Yeni Parti’yi desteklemek isteyen her kesimden insana bazı veriler ya da tutunabilecekleri bir dal verdi. Gerisi, Yeni Parti’nin bugün Türkiye’de bir iktidar değişimi için en büyük umut olduğu fikrinin ve duygusunun zaman içinde ne kadar baskın çıkacağına bağlı.
Son olarak şunu belirterek bitireyim. “Yeni Parti tabanı şunu istiyor, bunu istemiyor”, diye konuşanlar bilin ki kendi isteklerinden bahsediyordur. Görünen o ki Yeni Parti önemli bir miktarda oy alacak ama bunun büyüklüğünü ve o seçmen kitlesinin politika tercihlerini henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla, tek seçim dahi geçirmemiş bir partinin tabanından nicelik ve nitelik atfederek bahsetmek afakidir, farazidir. Böyle cümleler için zamana, en az 2-3 seçime ihtiyaç var.


