Dünya yeniden fosil yakıt bunalımıyla karşı karşıya. Bilenler Hürmüz Boğazı menşeli sorunun fosil yakıtların geleceğine beklenmedik bir ket vurduğunu, zaten sonsuz olmayan bu kaynakların arz sıkıntısından ötürü sonunun hızlandığını anlatıyor. İklim faciasının temel nedenlerinden olmalarına bakarak “ne âlâ” diyebilirsiniz. Nitekim enerji ağaları da bu gidişata binaen yenilenebilir kaynakların baş avukatı oldular.
Yalnız burada devasa bir dolap dönüyor: nükleeri de sürdürülebilir kaynaklara dâhil ediyorlar. Hükümetler de güle oynaya bu hikâyeyi satın alıp ahaliye pazarlıyor. Oysa nükleer sürdürülebilir kabûl edilse de temiz değil tam aksine ölümcül.
Bugün nükleerin nasıl berbat bir enerji olduğunu anlatan bir ilim insanına kulak verelim. ABD’li tarihçi Kate Brown’ın 2013’te çıkmış olan Plutopia (Oxford University Press) kitabının altbaşlığı her şeyi söylüyor zaten: “Nükleer aileler, atom kentleri ve Sovyetler ile Amerikan plütonyum felâketlerinin büyük tarihi”.
Ukrayna’daki Çernobil ve Japonya’daki Fukuşima nükleer facialarını duymayan yoktur. Peki birbiriyle atom bombası yarışına girmiş ABD ve SSCB’deki plütonyum başkentlerini ve bunların Çernobil ve Fukuşima’dan bin beter âkıbetlerini bilen var mıdır?
Kitap, kıyamet korkusu, karşılıklı nefret ve durmaksızın plütonyum üretimi saplantısıyla birbirinin arayüzü nükleer şehirlerin hikâyesi. Biri ABD’de, Washington Eyaleti’nin güneydoğusunda bulunan Richland kentindeki Hanfort; diğeri Sovyetler Birliği’ndeki Mayak tesisleri, Rusya’nın Çelyabinsk Oblastında yer alan Özersk kentinde. İlkinin kuruluşu meşhur Manhattan Projesi vasıtasıyla 1943’te, diğeri 1945’te. Her iki şehre giriş yasak, yalnız özel izinle.
Brown’ın temennisi şu: “Bu kitap, nükleer güç sahibi ülkelerin pek çok vatandaşının, arka planını ve sonuçlarını bilmedikleri için bugüne dek sorgulamadıkları bir mirası gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor — üstelik dünya liderleri yeniden ‘nükleer enerjinin yeniden doğuşu’nu tartışırken. Nükleer felâketleri, askerî kontrol altındaki ve dünyadan izole edilmiş bölgelerde gizlemek kolaydır. Hanford ve Mayak’taki plütonyum felâketlerinin, Çernobil ve Fukuşima’dakiler kadar bilinmemesinin nedeni muhtemelen budur. Dünyanın radyasyondan en çok etkilenmiş bu iki bölgesinin sakinleri tarafından aktarılan bu hikâyelerin, okurları atom enerjisi ve onun tarihi üzerine daha derin düşünmeye teşvik etmesini umuyorum”.
Felâketin boyutlarını şöyle tarif ediyor yazar: “Elbette plütonyum ve onun radyoaktif türevleri, insanların içine kapatıldığı sınırları umursamıyordu. Çift sıra dikenli tel çevre duvarının koruması altında, bu fabrikaların çalışanları tonlarca plütonyum ürettiler. Fabrikaların güvenlik gerekçesiyle tamamen kapalı yapısı ve nükleer / nükleer olmayan bölgeler arasındaki mekânsal ayrım, benim ‘dokunulmazlık bölgesi’ dediğim şeyi yarattı. Orada fabrika yöneticileri bütçeleri aşmakta, fonları başka amaçlara yönlendirmekte, kazaları gizlemekte ve özellikle de çevreyi kirletmekte kendilerini dokunulmaz addediyorlardı. Ural’da Sovyet mühendisleri, atıkları hızlı ve düşük maliyetle bertaraf etmek için Amerikalıların yöntemini izlediler: her şey yer altına ve çevredeki nehirlere boşaltılıyor, radyoaktif gazlar ise gökyüzüne salınıyordu.
Yıldan yıla santral işletmecileri çok sayıda kazayla karşı karşıya kaldılar; bunların bazıları Özersk’deki Mayak nükleer yakıt yeniden işleme tesisinde 1957’de meydana gelen patlama gibi büyük kazalardı; ancak sızıntıların çoğu sıradan ve kasıtlıydı. İşletmeciler atıklarından kurtuldukça, radyoaktif parçacıklar atmosfer akımlarına karışıyor, içme sularıyla birleşiyor ve nehirlere yayılıyordu.”
“Birkaç yıllık araştırmanın ardından, Washington Eyaleti’nin doğusundaki ve Güney Ural’daki bilim insanları, ürettikleri fisyon ürünlerinin tehlikelerini sonunda anlamaya başladılar. Radyoaktif izotopların besin zincirine karıştığını, bitkilere, hayvanların ve insanların bedenlerine ve organlarına nüfuz ettiğini ve burada hücrelere zarar verdiğini keşfettiler”.
Çernobil ve Fukuşima’dan farklı olarak Hanfort ve Mayak askerî nükleer kategorisinde. Ama diğer taraftan, bulaş açısından tam birer “bile bile lâdes” durumu. Gözü dönmüş nükleer güçlerin, yokoluşun önünü alayım derken insanın, hayvanın, doğanın yokoluşuna neden olması. Bugünkü enerjisiz kalma korkusuna bu açıdan bakınca insanın tüyleri diken diken olmuyor değil.


