Kötü ve zor zamanlardan geçtiğimize itiraz edecek olan çıkar mı bilmiyorum. Senelerdir ve bugün hâlâ yaşanan savaşlar, katliamlar, soykırım yetmezmiş gibi yarının daha kötü olabileceğine dair ciddi endişe ve belirsizlik var. ABD ve İsrail ikilisinin İran’a saldırması neticesinde ortaya çıkan petrol ve tedarik zinciri krizinin nerelere varacağı belli değil, kimi uzmanlara göre dar gelirli kesimleri ciddi şekilde vuracak küresel bir ekonomik krize dönmesi an meselesi. Her şeyin üstüne yapay zekanın başta işgücü piyasası ve çalışma hayatı olmak üzere hayatın her alanında yakın gelecekte getireceği dönüşüme dair endişeler var, bir anda küresel çapta milyonlarca kişi işsizliğin ötesinde mesleksiz kalma riskiyle karşı karşıya. (Bu yazıyı yazarken Meta platformunun yapay zeka kaynaklı sebeplerle çalışanlarının %20’sini -ki bu 14.000’den fazla kişi demek- işten çıkarmayı planladığı haberi düştü. Düşünebiliyor musunuz? Bir anda sadece bir şirketin bir kararıyla 14.000 kişi işsiz kalacak! Bunun onlarca hatta yüzlerce şirket bazında yaşandığını düşünün, devasa bir sosyal istikrarsızlık demek! Gerçek bir distopyaya çok uzak olmayabiliriz.)
Zor zamanları daha da zorlaştıran bir unsur ise bütün bunların ortasında iyiye, doğruya, güzele dair pusulamızı kaybetmiş olmamız. Bu noktada, sıfatları demokrasi olan Batılı ülkelerin ihanetinden bahsedilebilir, tarihsel olarak kendi içinden çıkardığı değerlere ve o değerlerin dünyadaki takipçilerine ihaneti. Batı, kendi dışındaki dünyaya her zaman ikiyüzlüydü, çifte standart uyguladı, hatta zulmedegeldi, sömürdü. Öte yandan, bugün olmadığı veya kısıtlandığı zaman şikayet ettiğimiz insan hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, parlamento, güçler ayrılığı, özgür seçimler, temsili demokrasi gibi kavram, değer ve uygulamalar da beğenelim beğenmeyelim Batı’da doğup dünyanın geri kalanına yayılmış olgulardır.
Geldiğimiz noktada, başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinin kendi içinde de bu değer ve uygulamalar aşınıyor. Bunun tek değil ama önemli sebeplerinden biri İsrail’in apartheid ve soykırım politikalarına sağlanan koruma kalkanı -bir diğeri de özellikle ABD için göçmen meselesi. Gene başta ABD olmak üzere -sonra da herhalde Almanya gelir- birçok Batı ülkesi İsrail’i korumak uğruna ifade hürriyetini, hukukun üstünlüğünü vs çiğnemekten çekinmiyor. İsrail uğruna demokrasi değerlerini çiğneyip attığınız zaman da başka bağlamlarda ve genel anlamıyla o değerleri yıpratmış oluyorsunuz. İsrail uğruna çiğnediğiniz değerleri başka bağlamlarda savunmaya kalktığınızda insanlar haklı olarak size burun kıvırıyor, olan da insanların temel haklarına, özgürlüklerine, refahlarına oluyor. Tutarlılık şart.
Bütün bunların üzerine bir de ABD-İsrail çetesinin dünyaya kendi isteklerine göre çekidüzen verme kabadayılıkları eklenince insan kendini bunların burunlarının biraz sürtülmesi için Jinping’in Çin’i, Putin’in Rusya’sı, mollaların İran’ı gibi otokratik ve insanlığa rehber olamayacak, olmaması gereken aktörlerden medet umarken buluyor. O kadar ki bu konuda yapılmış bir ankete veya ortaya konan bir rakama rastlamadım ama Amerika’da yaşayan Amerikan vatandaşları içinde dahi ABD-İsrail kampının bu savaştan istediğini alarak çıkmasını istemeyen gözle görülür bir kesim var. Hiç abartmadan söyleyecek olursam seçeneklerin bunlar olması insanlık için bir trajedidir. Bu durum karşısında bizim alabileceğimiz tutum, Batı kendi değerlerine ihanet etmiş olsa da o değerlerin savunucusu olmaya bütün ahval şeraite rağmen devam etmektir sanırım.
Kötüye gidişin bir parçası olarak son yıllarda vahşet, soykırım, etnik temizlik, savaş suçları sıradanlaştı, normalleşti, bunlara karşı duyarsızlık arttı. Peki, buna karşı ne yapılabilir? Tarihte yaşanmış etnik temizlikleri, soykırımları bugün hatırlamak, anlatmak işe yarar mı yoksa duyarsızlığı daha da mı arttırır? Gözünün önünde olanla ilgilenmeyen, umursamayan görmediği geçmişi umursar mı? Hiçbir şeyin değişmeyeceği, geçmişte nasılsa bugün de aynı olduğu, dolayısıyla itiraz etmenin anlamsız ve faydasız olduğu hissiyatı mı kuvvetlenir? Ya da geçmişin vicdanlarda zaten mahkum edilmiş -eğer edilmişse- zulümlerini hatırlamak, göstermek ve bugün olanlarla kıyaslamak bilinci ve duyarlılığı arttırır mı? Ayrıca, geçmişin soykırımlarını, katliamlarını konu etmek, anlatmak, soykırım ve faillik denen olguların doğasını, nasıl olup da olabildiğini, insanın insana bunu nasıl yapabildiğini anlamamıza, dolayısıyla bugünün ve geleceğin soykırımlarını tamamen önleyemesek de ket vurmamıza yardımcı olmaz mı?
Sanırım bunların hepsi imkân dahilinde. Tamamen naif bir yerde değilim. Hele Gazze’de olanları gördükten sonra geçmişin soykırımlarını bilmenin yenilerini önlemeye yetmeyeceğine kanaat getirdik; ama yine de geçmişi bilmek bugün yaşananların adını koymamızı, daha fazla insana bunu göstermemizi mümkün kıldı. Dahası, bugünü ve geçmişi kıyaslayarak kimilerinin tutarsızlıklarını da gösterme imkânına sahip oluyoruz. Örneğin, bugün “…ama Hamas” denmesine haklı olarak itiraz edenlerin gönül rahatlığıyla “…ama Taşnaklar” demesindeki çelişkiyi ortaya koyma imkânına sahibiz.


