Sar: Bir dağın içinden, ona karşı ve onunla beraber
Çok geç kalmışım izlemeye; bir o kadar da her gün izlediğim, her gün oynadığım bir oyunmuş. İzlerken tüm hayatım geçti gözlerimin önünden. Bir yok ediş ve yok oluş herhalde bu kadar iyi anlatılabilirdi.
Oyundan sonra izleyenlerle yapılan sohbette soruların büyük bir kısmı kullanılan materyal ile ilgiliydi. Oyunda kullanılan ana materyal kâğıt. Dağı da çöpü de kâğıt temsil ediyordu. Yazı ve matbuat tarihi bu kadar zengin bir halkı kâğıttan daha iyi hangi materyal temsil edebilirdi? Özellikle kullanılan materyale ilişkin soruları soranların önemli bir kısmının -bir, ikisinin dışında- neden kâğıt kullanıldığına, nasıl bir kâğıt türü kullanıldığına, kâğıdın ne kadar etkileyici şekiller ve sesler verebildiğine, ne kadar heybetli bir görsellik sunabildiğine, çöpe dönüşünce bile çarpıcılığını kaybetmemesine dikkat çekerken, soruların arka planında, materyalin esasen neyi temsil ettiğine ilişkin bir merak vardı izleyicide. Bizler izleyici olarak anlamak istediğimizi anlamıştık ama sanatçılar aslında ne anlatmak istemişlerdi? Bir saat boyunca müthiş müzikler eşliğinde sanatçının bu kâğıtla verdiği mücadele bize neyi, esasen neyi anlatıyordu?
Karşımızda heybetli bir dağdan önce bir kâğıt yığınına, sonra da çöpe dönüşen kâğıt , başka bir okumayla da kolonyal bir dünyanın kapılarını aralar. Bir dağın içinden, o dağa karşı verilen mücadele ve o dağın tepesine çıkma, üstüne oturma, sahip olma, sahip olduğun anda çöpe dönüştürme tam bir istihraç sürecinin anlatısı olabilir aynı zamanda.
Böylelikle kâğıt hem yerliyi hem de sömürgeciyi aynı anda temsil edebilir. Dağa sahip olan, onu çöpe çeviren, çöpün içinden bulduğu parçacıkları cevher diye pazarlayan önceliği istihraç olan sömürgeci bir zihniyettir. Aynı şekilde, dağın içinden çıkan yerli, dağın varlığı, onun hatırlattıklarının ağırlığı, dehşeti karşısında onun yok edilmesi, çöpe çevrilmesi gereken devasa varlığını ortadan kaldırmak için canhıraş çalışana dönüşebilir. Kaç Ermeni okulu, kaç Ermeni ailesi kendi kütüphanelerini yakmış, kitaplarını kuyulara atmış, kalorifer kazanlarında kütüphaneler yok edilirken kaç Ermeni içinin rahatladığını hissederek aynı anda müthiş bir suçluluk duygusuna gark olmuştur. Kendi yarattığı değerlere sahip çıkamamak hiç farkında olunmayan tarihsel bir mirastır.
Sar bana tüm bunları düşündürdü. Ama hissettirdikleri daha önemliydi. Çok uzun zaman sonra bir saatlik bir performanstan bir dizi karmaşık duyguyla çıktım. Avrupa’da Ermenilerin konu edildiği roman, sinema, performans gibi sanat eserleri büyük oranda didaktik, beyazlık üstünlüğü içinden kurulmuş, ve yoğun epistemik şiddet barındıran eserler olarak çıkar karşımıza. Bu eserlere vakit ayırdığına pişman olmak, öfkelenmek işten bile değildir. Sar ise bir halkın kendine, omzunda taşıdığı ağır yüklere rağmen nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğini ve bu süreçte sürekli kendinden vazgeçerek, kendini inkâr ederek, hatta kendini bir çöpe dönüştürerek devam etmek zorunda kalsa bile, belki bir gün başka bir zamanda, başka bir insanlığın anlayacağı, onlara yol gösteren bir mücadele olabileceğine dair umudu ayakta tuttuğunu hissetmemi sağladı.

