Sosyal medyada tekstil ve yamalar üzerine gördüğüm bir post 35 yılı aşkın bir süredir söylendiğini duymadığım bir kelimeyi hatırlamamı sağladı. Hatırlamak anlık, bir şimşek çakması gibi olduğundan, insan hatırladığı şeyden şüphe ediyor. Ama rüprizi doğru hatırlamıştım; Fransızcadan devşirilmiş bir terzilik jargonu olarak yapay zekadan ‘röpriz’ şeklinde teyit edilebiliyordu.
Çocukluğumda evde sürekli dikiş dikilirdi. Hermans halamın mekanik dikiş makinesinin kurulduğu günler ev bayram yeri olurdu. Bir haftaya bir dizi kıyafet sığdırır, yazlık, kışlık neye ihtiyacım varsa dikerdi. Bunun nasıl büyük bir ayrıcalık olduğunu o gün biliyordum ama bugün çok daha iyi anlıyorum. Halamın sevgi dili dikerek ve pişirerek yoktan var etmekti. Çocuğu olmamıştı.
Anneannem ise yamaları, rüprizleri yapardı. Çocukluğumda dikiş kutusu adeta bir bardak gibi oradan oraya taşınan bir alet çantasıydı. Yayamın işi sökükleri dikmek, açıkları kapatmak, tamir etmekti; herşey yamalıydı, pantolonlar, şortlar… çoraplar ise rüprizli. Rüpriz neredeyse sürekli bir işti çünkü hepimizin çorapları sürekli delinirdi. Çorapların renkleriyle uyumlu rüprizler yine neyse, ama hiç alakası olmayan renklerdeki rüprizler, işte onlar en unutulmaz olanlarıydı…Yayamın yoktan var ettiği biz vardık, gerisi sökük dikmek, açık kapatmaya çalışmak, tamir etmekti.
Bugün dokuma üzerine düşünen ve yazanlar rüpriz gibi, yama gibi işlemlerin bir ilişkilenme, bir tür sevgi dili olduğunu öğretiyor bize. Dokumaya, kumaşa verilen değerin, onunla geçirilen zamanın uzatılmasının bir sevgi ilişkisi, yaşanmışlık göstergesi olduğunu hatırlatıyor. Böyle bakıldığında hayatımızın ören kadınların, yama yapan kadınların, dikiş dikerek hayatını kazanan, dikiş dikerek etrafındakileri mutlu eden kadınların içinde başlamış olması ne büyük bir ayrıcalıkmış.
Bu kadınlar, ellerinde ne varsa korumaya yönelik bir yaşam biçimi, bir ekonomi geliştirmişlerdi. Ellerinde tutabildikleri, onlara ait olan çok az şey vardı ve olanı korumak, yaşamı korumak anlamına geliyordu. Samatya gibi Ermeni kadınlarının tek başına ayakta durmalarının mecburi olduğu kağtagan semtlerinde evlerde yaka dikmekle ekmeğini çıkaran az mı Ermeni kadını vardı… Ortaokul ve liseyi okuduğum Samatya Sahakyan Nunyan Lisesi’ndeki arkadaşlarımın büyük bir kısmı 1920’lerden sonra İstanbul’a gelen kağtaganların çocuklarıydı. Samatya’daki kağtagan kadınların büyük çoğunluğu birbirlerini destekleyerek kurdukları tekstil işçiliği ağında, evlerde yaka dikerek hem birbirlerine hem de ailelerine geçim kaynağı üretiyorlardı. İplik onları hem birbirlerine hem de hayata bağlıyordu.
Tekstil, tarihi olarak bir Ermeni mesleğiydi sonuçta. Kilikya’da pamuk, Bursa’da, Elazığ’da ve daha pek çok yerde ipek, bütün Ermeni coğrafyasında dokuma, yünün eğirilmesi, boyanması dokunacak hale getirilmesi, bütün bir halıcılık sektörü 1915 öncesinde Ermenilerin kadınlı erkekli çalıştıkları bir ekonomik faaliyetti. İstanbul’un iplikhanesinden tutun, Arapgir’in dokuma ustalarına tekstilin emekçilerinin büyük çoğunluğunun tarım toplumundan gelmesi tesadüfi değildi.
İplik, dokuma, örgü aynı zamanda yerli halkların evrensel dili. Aylin Vartanyan’ın Ermeni dantel işlerine dair yazdığı yazıdan da öğrendiğimiz üzere, Deborah Valoma ve Elise Youssoufian’ın Kaliforniya’da sürdürdüğü proje sadece Ermeni dantel işleriyle ya da ipliklerle değil, şiirle, hikayeyle ve elbette ki toprak temelli üretimle ilgili. Valoma ve Youssoufian’ın web sitesinde yer verdikleri kendi ailelerinin Kaliforniya’daki varlığının Kaliforniya'nın yerli halklarıyla kesişmesi bu anlamda çok şey anlatıyor: “Ailelerimizin Kaliforniya’da sığınacak bir yer bulmuş olmasına minnettarız—Elise’in ailesi Tongva ve Chumash halklarının topraklarında (Los Angeles), Deborah’ın ailesi ise Yokut halklarının topraklarında (Fresno) yaşamıştır. Elise ve Deborah bugün, San Francisco Körfezi’nin doğu kıyılarında bulunan, Lisjan (Ohlone) halklarının teslim edilmemiş topraklarında yaşamaktadır.”
Yaşayacak bir köyü, toprağı bulunmayanlar halen tığıyla, örgüsüyle elindekini korumaya, bilmediği ilmeklerden anlam üretmeye, aslında hiç farkında olmadan yine aynı tarihsel bilgiyle ilişki kurmaya devam ediyor; çünkü sevginin dili, her durumda tamir edebilmekten ve bağ kurabilmekten geçiyor.




