Siyonizmin ruhu üzerine
Bugün Asaf Ronel nam bir antisiyonist Yahudinin kendi deneyimi üzerinden yaptığı, kanaatimce gayet veciz ve anlamlı bir siyonizm tanımını paylaşmak istiyorum. Yazar Gazze’de olup bitenin bir soykırım olduğunu da çekinmeden kabul ediyor. Buyurun:
“Orada yaşadığım 42 yıl boyunca siyonist ideolojiyi hiç benimsememiş olsam da, siyonist estetik tarafından şekillendirildim. Hâlâ öyleyim. Ölüme kadar da öyle olacağım. Filistin dışında geçirdiğim iki yıl, bunun ne anlama geldiğini görmeme yardımcı oldu. Kopuş estetiği ve siyonist hiper-modernite üzerine birkaç gözlem.
Her ulusal hareket gelenek icat eder. Ama çoğu mevcut malzemeyle çalışır: sahici halk âdetleri, köylü şarkıları, yöresel mutfaklar. Bunları birleştirir ve boşlukları doldurur. Siyonist hareket farklıdır. Her şeyi icat etmiştir.
Dil: 2000 yıldır ölü olan bir litürjik dilden inşa edildi. “Halk şarkıları”: 1920’ler–40’larda kimliği bilinen kişiler tarafından bestelendi. “Geleneksel yemek”: yaşayan hafıza içinde bir araya getirilmiş Mizrahi, Filistinli ve Aşkenaz mutfaklarının füzyonu.
Mimarî: Avrupa modernizminden toptan ithal edildi.
Ulusal efsaneler (Masada, Tel Hai, Bar Kohba): Zerubavel’in gösterdiği gibi, yenilgiler “Yeni Yahudi” ideolojisine hizmet etmek üzere kahramanca direniş olarak yeniden yorumlandı.
Gelenler geleneklere sahipti. Shtetl, Mellah, Yemenli litürji. Ama siyonizm, bunların hepsinden kopuş üzerine kuruluydu. Galut’un inkârı sadece politik değildi. Estetik, kültürel, psikolojikti.
Ortaya çıkan şey sadece genç bir toplum değil, hiper-modern bir toplumdur. Kendisi modernist ideolojinin ürünü olan bir kültür: rasyonalist, kopuş odaklı, mühendislik ürünü.
Singapur ya da Emirlikler ile karşılaştırın. Onlar Konfüçyüsçü ya da İslamî çerçeve gibi geleneksel alt katmanlar üzerinden modernleşir. Siyonizmde böyle bir alt katman yoktu. Kelimenin tam ve mecazî anlamıyla kum üzerine inşa edildi.
Bu, “Startup Nation” anlatısının neyi yanlış anladığını da açıklar. Standart anlatı askerî teknoloji transferine, Sovyet göçüne, risk sermayesi politikalarına, “chutzpah”a (aşırı özgüven) işaret eder. Doğru, ama bunlar zaten hiper-modernleşmiş bir temelin üzerine geldi.
Weizmann Enstitüsü 1955’te dünyanın ilk bilgisayarlarından birini inşa ederken ülkede gıda hâlâ karneyleydi. O zamandan beri her teknoloji dalgası — PC’ler, internet, mobil, yapay zekâ — asgarî kültürel dirençle benimsendi.
Geleneksel toplumlarda teknolojik değişim dirençle karşılaşır: dinî otoriteler sorgular, loncalar alanlarını korur, hiyerarşiler sarsılır. Siyonist toplumda ise “yeni” zaten en yüksek değerdi. Modernite bir dış müdahale değildi, kurucu ideolojiydi.
İsrail chutzpah’ı ebedî bir Yahudi özelliği ya da askerî bir yan ürün değildir. Geleneksel sınırlamaların yokluğudur. Gelenekler saygıyı kodlar: yaşlılara, doğru olan biçime, yerleşik yordamlara. Siyonizm bunları sistematik olarak ortadan kaldırdı.
Geriye ne kaldı? 26 yaşındaki birinin, CEO’suna karşı çıkamayacağı ya da hiç deneyimi olmadan şirket kuramayacağına dair içselleştirilmiş engellerin olmadığı bir toplum.
Bu, İsrail mutfağının küresel başarısını da açıklar. Yemek kültürü füzyona yöneldiğinde, İsrail mutfağı buna önceden uyumluydu. İhanet edilecek “otantik” bir gelenek yoktu. Zaten sınırsız ve senkretikti. Köksüzlük rekabet avantajına dönüştü.
Ama hiper-modernitenin bir de karanlık yüzü vardır. Geleneksel kırmızı çizgileri olmayan bir toplum, sınırlamalardan yoksundur. Teknolojik yıkımı kolayca benimseyen eğilim, benzer bir kolaylıkla şiddeti de benimseyebilir. Nüfus mühendisliği, eşit olmayan vatandaşlık, kimin buraya ait olduğunun sistematik biçimde kategorize edilmesi: bunlar modern-öncesi atavizmler değil, modern idarî teknolojilerdir. Apartheid, İsrail modernitesinden bir sapma değil, onun bir ürünüdür.
Bauman, Holokost’un modern bürokratik rasyonalite sayesinde mümkün olduğunu savundu, ona rağmen değil. İsrail, tam da o tabula rasa niteliği nedeniyle bu çerçeveye birebir uyar.
Tüm bunları, bu estetik tarafından çekirdeğine kadar şekillendirilmiş biri olarak yazıyorum. Hiyerarşiye tahammülsüzlük, doğaçlamayla rahatlık, yeni olana yönelim. Bunlar nötr özellikler değil, 42 yıl boyunca içselleştirilen hiper-modern bir kültürün kalıntıları.
Bunun Gazze’deki soykırımla bağlantısı nedir? Hiper-modernitenin, sınırlamaların yokluğunun, topluluklara yönelik mühendisçe yönelimin kitlesel şiddeti nasıl mümkün kılabileceği? Bağlantı bana açık görünüyor.”

