19 Ocak 2027’de Hrant Dink cinayetinin üzerinden tam 20 yıl geçmiş olacak.
Dink cinayeti, 2004 yılında başlayan ve üç yıl boyunca sürdürülen bilinçli, sistemli, örgütlü bir kampanyanın son noktasıydı.
Dink’in hedef gösterilmesiyle başlayan süreçte yargısal tacizler, tehditler, saldırılar, linç girişimleri gibi çok sayıda gelişme yaşandı ve bir anlamda cinayete giden yolun taşları adım adım döşendi.
Hrant’ın Arkadaşları, cinayetin 20. yılı yaklaşırken sosyal medyadan yaptıkları düzenli paylaşımlarla işte bu adımları hatırlatıyor, hafıza tazeliyor, bu güzergâhı ve güzergâhta rol alanları ifşa ediyor, cinayete giden sürecin adım adım izini sürüyorlar.
Sosyal medya paylaşımları bu sürece tanık olanlardan biri olarak benim de hafızamı tazeliyor, bire bir yaşadıklarımı hatırlatıyor. Elbette sosyal medya paylaşımları bu çok katmanlı “suç ortaklığı”nın çok küçük ama en can alıcı kısımlarını kapsayabiliyor ama ben her seferinde paylaşılanlardan yola çıkarak daha fazla şey anlatmak isteğimi dizginleyemiyorum.
Çünkü psikolojik harp yöntemlerinin kullanıldığı bu sürecin özellikle yargısal taciz ve saldırıların doğrudan ve en yakın görgü tanığıyım. Aynı zamanda muktedirin örgütlediği ve hayata geçirdiği bu tür davalarda yapılan avukatlığın da ne denli yıpratıcı, ızdıraplı bir süreç olduğunu bilenlerdenim.
Bir de “cinayette payı olanların işini yapıp kolayca kendi köşesine çekilip, makbul insanlara dönüşmesine izin vermek” istemiyorum.
Türklüğü Tahkir ve Tezyif davasında hâkimin re’sen seçtiği üç hukukçu bilirkişinin hazırladığı rapor mahkemeye ulaştıktan sonra bir takım usuli sapmalara rağmen olağan denebilecek bir seyirde devam eden davada olağanüstü gelişmeler yaşandı. Kerinçsiz ve ekibi devreye sokuldu ve dosyanın bilirkişiye yollanması talebimizi destekleyen savcının da tavrı değişti. Savcı Muhittin Ayata, bilirkişi raporuna neden katılmadığını açıklamadığı mütalaasında Hrant’ın yazdıklarını da çarpıtarak cezalandırma istedi.
Bu arada çok ilginç bir dava daha açıldı Agos’a.
Hrant, bilirkişi raporunu ve savcının mütalaasını yayınlamak istemişti. Yeni Ceza Kanunundaki madde 288’i ve Basın Kanunu madde 19’u hatırlattım, “henüz uygulaması yok ama bu maddeleri bahane edip Agos üzerine gelebilirler. Yorum yapmaksızın, herhangi bir mütalaada bulunmaksızın haber niteliğinde yayınlamanızda bir sakınca görmüyorum” dedim.
Birkaç kez; ‘sakın ha herhangi bir yorum yapmadan yayınlayın’ diye tembih ettim.
15 Temmuz 2005 tarihli Agos Gazetesinde, savcının mütalaası ve bilirkişi raporunun değerlendirme ve sonuç bölümü, herhangi bir yorum içermeden olduğu gibi yayınlandı.
Adli tatil nedeniyle İstanbul dışında olduğum bir gün aradı Hrant. “Senin dediğin gibi yayınladık ama yine dava açmışlar” dedi. Kan beynime sıçradı ne diyeceğimi bilemedim ne dediğimi de hatırlamıyorum zaten. Sinirimden saçımı başımı yolacak hale gelmiştim. Bunların, ‘kitabına uydurmak’ gibi bir dertleri de yok artık, tek dertleri Hrant’ı ve Agos’u davalarla bunaltmak, yıldırmak!’ diye söyleniyor, ‘bu nasıl hukukçuluk!’ diye bağırmak istiyordum.
Savcı Turgay Evsen bu kez, Basın Kanunu’na muhalefetten açmıştı davayı. Kanunun Yargıyı Etkileme başlıklı 19. Maddesi, görülmekte olan bir dava kesin kararla sonuçlanıncaya kadar, bu dava ile ilgili hâkim veya mahkeme işlemleri hakkında mütalaa yayımlayanların para cezasıyla cezalandırılmasını öngörüyor. Dava, ön ödemeye tabi, yani, savcı önce ön ödeme tebligatı yapıyor. Tebligata rağmen ön ödeme tebligatında yazılı para miktarı ödenmez ise davayı açıyor.
Ön ödeme tebligatının Agos’a ulaştığını öğrendiğimde ‘sakın ödemeyin, dava açsınlar!’ dedim.
İlk davayı, yasayı ve usulü ters yüz ederek bir cümle üzerine kurmuşlardı ama bu kez bahane olarak kullanabilecekleri malzemeleri de yoktu. İşte bu türden davalarda avukata yaşatılan beyhudelik duygusunun bir örneğini daha yaşıyordum. Yasanın yazdığına göre yönlendiriyorsun müvekkilini ama yargı tam tersine bir uygulama ile karşına çıkıyor. Yani yargı, yasaya uymuyor, mahcubiyet duyuyorsun.
O zamana kadar saçma, dayanaksız, mantıksız pek çok iddianame ile karşılaşmıştım ama meslek hayatımda böylesine absürt, böylesine abes, saçma bir iddianame okumuş değildim. Başka bir ortamda olsa, ‘tam bir zırva’ diyerek kahkahalarla gülünecek bu iddianameyi; savcı yazmış, mahkemeye göndermiş, hâkim Meral Tokat ise, iddianameyi iade etmesi gerekirken 1 Eylül 2005 günlü müteferrik kararı ile “iddianameyi usulüne uygun” bulmuş, esasa kaydedip duruşma günü vermişti.
Bakın ne yazmış savcı iddianamesinde;
“Gazetenin 15.07.2005 tarihli nüshasında; “Şişli Adliyesinde görülen davada savcı, yazılarda suç unsuru bulmayan bilirkişi raporunu kabul etmeyerek DİNK’in TCK 159/1 maddesine göre cezalandırılmasını istedi, şeklindeki sözlerle ve yine aynı sayfada, DİNK davasında Bilirkişi raporu başlıklı yazıda Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2004/184 Esas Sayılı dosyasında bulunan bilirkişi raporundan kısmen alıntılar yaparak, iddia makamının esas hakkındaki mütalaası hakkında mütalaa yayınlayarak 5187 Sayılı Kanunun 19/2 maddesine muhalefet ettikleri şeklinde cereyan eden olayda… ön ödeme de yapmadıklarından ayrı ayrı cezalandırılmaları…”
Hrant ve Agos aleyhine her türlü yayını serbest kılan ve teşvik eden irade, lehe gelen bilirkişi raporunun haber yapılmasına dahi tahammül edemiyordu. Hrant’ın ‘Türk düşmanı’, ‘hain’ ve ‘suçlu’ olması üzerine kurgulanan senaryoyu hayata geçirmek için oluşturulan havada çatlak ya da şüphe yaratacak yayınları en başından engellemeye çalışıyorlardı.
Yani bu adamların planına göre, önce netice hasıl olmalı, yani Hrant ceza almalıydı. İşte bu nedenle bu absürt iddianame, Hrant’ın mahkûm edileceği dava devam ederken hazırlandı ve davaya dönüştürüldü. Sonuçta beraat kararı verildi ancak, bu deli saçması dava, Hrant’ın mahkûmiyetinden sonra bitti ve üç celse sürdü…


