Son yazıda küresel düzeyde Ermeni kimliğinin üç halinden, yani Ermenistan Ermenileri, diaspora Ermenileri ve Türkiye Ermenilerinden bahsedilebileceğini söylemiş, diaspora hali ve bunun Türkiye Ermeniliğiyle farkı üzerinde kısaca durmuştuk. Bir sonraki yazıda diaspora Ermenilerinin Türkiye Ermenilerine bakışını ele alacağımızı belirtmiştik. Araya bayram haftası girdikten sonra bu yazıda bu konuyu tartışabiliriz.
Gözlemim odur ki diasporanın Türkiye Ermenilerine bakışında çelişkili taraflar söz konusu. Fakat bu çelişkileri konuşmadan önce kronolojik bakacak olursak diaspora Ermenileri, Türkiye’de kalan Ermenilere ilkönce hatta uzunca bir süre “yok” muamelesi yaptılar, onları unuttular. Sanki soykırımdan geriye hiç kimse kalmamıştı, soykırımın sonucu onların gözünde külli bir yok oluş, total bir kayıp demekti. Türkiye’deki Ermenilerle uzunca bir süre ilgilenmediler. Tabii belirtmek gerekir ki ilk kuşak diaspora üyeleri, yaşadıkları büyük yıkım, kayıp ve savruluşun ardından yabancısı oldukları ülkelerde tutunabilme, hayatta kalabilme derdindeydiler. Bireysel düzeyde akrabalarını arayanlar bir yana, topluluk olarak Türkiye Ermenileriyle ilgilenecek durumda pek değillerdi. Diasporadaki ikinci hatta üçüncü kuşakla birlikte “nasıl yaşarlar, neler yaparlar, Türklerle beraber yaşamak nasıl bir şeydir, baskı altında mıdırlar?” gibi sorular etrafında Türkiye Ermenilerine karşı belli bir merakın uyandığını söylemek de mümkün sanırım. Fiziki ve fikri sınırlar kalktıkça da bu ilgi artıyor, artacaktır.
Öte yandan, akademisiyle, partileriyle, diğer sosyal kurumlarıyla diasporanın Türkiye Ermenilerini uzun süre görmezden gelmesinin bir sebebi de geride kalanlar olmasının soykırımın soykırımlığına halel getirecek bir şeymiş gibi algılanmasıdır. Başka bir deyişle hayatta kalanlar olması sanki soykırımın dehşetini, vahşetini, şeytaniliğini azaltıyordu. İşin ironik yanı Türkiye’deki inkarcı resmi söylem de benzer bir yaklaşım sergiler; “Madem buna soykırım diyorsunuz bunca Ermeni Türkiye’de nasıl yaşıyor?”, derler. Zannedersin bir vakanın soykırım olabilmesi için geride tek bir ferdin bile kalmamış olması gerekir. Halbuki ne hukuki ne de akademik olarak öyle bir şart yok. Geride kalanlar olması, soykırımın yaşanmadığı manasına gelseydi bugün Yahudi soykırımı da dahil hemen hemen hiçbir soykırımdan bu isimle bahsedemezdik zira Holokost sırasında en büyük yıkımı yaşayan Polonya Yahudileri (Polonya Yahudilerinin yaklaşık %90’ı katledilmiştir) örneğinde bile geride kalanlar olmuştur.
Diasporanın bakışındaki çelişkilere gelince, bunu birkaç farklı şekilde ifade etmek mümkün. Mesela, bir yandan bir nevi hor görme söz konusuyken bir yandan imrenme veya benzeri bir histen bahsedilebilir. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, diaspora Ermenileri genel olarak Türkiye Ermenilerini bir yandan asimile olarak Ermeniliklerini kaybetmiş, “Türkleşmiş” olarak görürler ama bir yandan da “anavatanda” kalanlar onlardır. Evet, hâlâ atalarının şehrinde, köyünde yaşayanları sayılacak kadar azdır ama hâlâ o ülkededirler, ata topraklarına yakındırlar. Türkiye Ermenileri diğer Ermeni topluluklarının gözünde hem kayıp hatta “satılmış” durumdadırlar hem de öyle veya böyle bütün zorluklara rağmen kalmayı başaran onlardır. Bir yandan “gerçek Ermeni” olarak kabul edilmezler ama bir yandan da özenilirler. Fakat şunu belirtmem gerekir ki Türkiye Ermenilerini kayıp veya hor görenlerle saygı duyanlar aynı kişiler olmayabilir tabii. Bunları, diaspora topluluklarında gözlemlenen farklı tavırlar olarak söylüyorum. O toplulukların içinde kimisi hor görürken kimisi imreniyor veya saygı duyuyor olabilir.
Bu noktada, bir diaspora mensubu olarak Maral Tavitian’ın 15 Mayıs 2026 tarihli Agos’ta yazdığı yazıdan kimi cümleleri buraya alırsak söylediğim daha iyi anlaşılacaktır sanırım. Türkiye Ermeni toplumu için şöyle diyor Tavitian: “Kuşkusuz kayıp, Ermeni deneyiminin merkezi temasıdır; fakat buradaki toplum, aynı derecede önemli olan o "kesintisiz varoluş" mirasından da güç alıyor…Geriye dönüp baktığımda, nenemin bizden yalnızca hatırlamamızı değil, tüm o trajedinin üzerine yeni bir şeyler inşa etmemizi isteyeceğini hayal ediyorum. İstanbul Ermenileri, akıl almaz kayıplara rağmen bunun mümkün olduğunu bana gösterdiler. Onlar kaldılar. Ve varlıklarıyla hepimizden bir parçayı temsil etmeye devam ediyorlar.” Tavitian, burada tam da benim geçen yazıda belirttiğim İstanbul’un Ermeniler için bir diaspora mekanı olamayacağı yönündeki savımı destekleyen bir şey söylemiş. Nitekim, Ermeniler için İstanbul o kadar eski ve köklü bir mekan ki Ermeni dilinin ve kültürünün işaretleri yüz küsur senelik bastırma, yok etme politikalarına rağmen kendini göstermeye, zayıflasa da yaşamaya devam ediyor.
Konuyla doğrudan ilgili değil ama insan bunları söylerken şunu da fark ediyor ki Türkiye Ermeni toplumunun kurumlarını idare edenlerin sorumluluğu yalnız Türkiye Ermenilerine değil dünya Ermenilerine karşı aynı zamanda çünkü Türkiye’de kalan Ermeniler, bu topraklardaki türlü bileşeniyle binlerce senelik Ermeni kültüründen arda kalanların da koruyuculuğunu üstlenmiş durumda, isteseler de istemeseler de. Türkiye Ermeni toplumunun, Ermeni tarihi ve kültürüne karşı yaşamak, hayatta kalmak, varolmaya devam etmek gibi bir sorumluluğu var. Bir nevi tapınak bekçileri gibi.

