Tavuk suyuna çorba

90’ların sonu idi, hatta tam olarak 2000’lere bir kala filan olmalı. “Ben bu memlekette ölmek istemiyorum!” diyerek, üstüne üstlük bir de evlenerek çekip gittim. Pişman hiç olmadım. Çok özlediğim doğrudur. Bazen bir şarkıya, bazen göl görünce hüngür hüngür ağladığım da doğrudur. Kâh cenazelere gidemediğim için, kâh gidenlerle vedalaşamadığım için lanet okuduğum da oldu gurbetliğe ama pişmanlık olmadı hiç.
Giderken “her şey çok güzel olacak” diyecek kadar optimist olmasam da “memleket İran olacak” diyecek kadar da pesimist değildim. Son birkaç seneye kadar olmadım da. Ama artık sanırsam ümidimi sıfırladım. Sadece memlekete dair değil, memleketle bütünleşmiş minik toplumumuza da bulaştı bu ümitsizlik.
Zaman değiştikçe dertler de çözüm şekilleri de değişti. Burada ben her ne kadar bizim küçük toplumdan bahsediyor olsam da, peşinen kabul ettiğim bir fikrim var: Asimile olmasa dahi, entegre olmuş mikro toplum, belirli veya belirsiz bir süre sonra, içinde yer aldığı makro toplumun izdüşümü haline gelir. Bu benim tespit ve düşüncem.
* * *
"Kendimize sosyal medya diye bir oyuncak uydurduk. Tüm değerlerimizi de kaybettik."
Serhat Kılıç
Öncelikle, bu olayı "onu bunu", "orayı burayı" arayarak çözmeye çalışmaya mecbur kaldığım için (cemaatimizde bu tip bir durumda, düzgün bir işleyiş olmadığı için) gerçekten çok ama çok üzgünüm.
Geçenlerde başıma gelmese de başımı epey bir yoran, ağrıtmasa da oyalayan bir olay oldu. Yaşlıca bir insanımız Pazar öğlen saatlerinde Taksim civarında bir aşevinin çalışanları tarafından bulundu. Darp edilmiş olabileceği düşünülen yaşlı adam bitkin, fiziksel olarak yıpranmış ve zihni epey karışık hâldeydi. Aşevi gönüllülerinden arkadaşım Rakela bana ulaşarak durumu aktardı ve kendisi çok şükür ki zeki ve duyarlı (duyar kasmayan bir duyarlı, anlayabilmek zor elbet!) bir insan evladı olduğundan Patrikhane ve Taksim Ermeni Katolik kilisesine ulaşmayı denemişti. Ne yazık ki günlerden pazardı; kurumların çoğu kapalıydı. Bu sebeplerle birilerine ulaşabilmemiz çok kolay olmadı.
Adamın durumu çok iç açıcı olmadığından acil çözüm arıyorduk. Patrikhane’ye ulaşmak pazartesiye kalmıştı ve bu yüzden sosyal mecralarda en aktif üç medya kuruluşumuza başvurduk. Rakela bunlardan birinin WhatsApp hattına yazdı. Kendisinin diğer medya kurumunun sosyal medya hesabına üyeliği askıda olduğu için ben doğrudan mesaj ile bu kurumun en faal üyesine ulaştım. Bir de AGOS gazetesinden Yetvart Danzikyan’a da e-posta yolladım.
Buradan açık açık yazıyorum. Bana sadece Yetvart geri dönüş yaptı. Kendisi, tatil gününde olmasına ve tüm imkânsızlıklarına rağmen bana bir iki isim iletti, onlara ulaşabileceğimi söyledi.
Bu arada zaman akıp gittiğinden oturup bir ileti yazdık ve sosyal medyada paylaştık. En azından belki birilerine başka yollarla ulaşabilmemizi sağlar diye düşündük. Sağ olsun hiçbir arkadaşım kırmadı, paylaşarak, akıl vererek, fikir üreterek yardımcı olmaya çalıştı. Tanımadığım insanlardan yazanlar oldu. Hepsi de var olsun. Bu insanlar buradan itibaren yazdıklarımı sakın üzerlerine alınmasınlar.
Bulunan yaşlı insanımız hastanemizde tedavi altında. Tahmin ettiğimiz gibi darp görmüş, fiziksel ve mental olarak yıpranmış. Ben bu yazıyı kaleme aldığımda kendisinin kardeşi de bulunmuş, olay biraz feraha ermişti ama ben şahsen bu durumda olan başka insanlarımızın olduğunu, onların bu bey kadar “şanslı” olamayacağını düşününce çok da sevinemiyorum.
Ben kendimi elli kollu sanırdım, resmen tıkanıp kaldım. Çünkü toplumumuzda bu tip durumlar söz konusu olunca muhatabımız yok. Ancak tanış yollarını zorlayıp birilerine ulaşarak çözüm arayabiliyoruz.
Telefon, yazışma, tartışma, sinirlenme, üzülme, delirme arasında geçirdiğimiz yaklaşık 10 saat boyunca ve ertesinde aklımın alamadığı şeyler oldu. Mesela önceki tarihlerde çekilmiş bir video sosyal medyada viral oldu. Birtakım mesnetsiz kelamlarla birtakım insanlar itham ediliyordu ve altında da define bulmuş mortocular toplanmış, hoşlanmadıkları insanların gömülmelerine ellerinde telefonları en şahane klavyeşörler gibi toprak atmaktan gerçek hayatta bir şey yapmayı, birilerini arayıp “ne yapılabilir?” diye sormayı, kalkıp adamcağızın yanına giderek konuşmayı akıl edemiyorlardı. Seçim veya politik bir kriz döneminde abalıya vuran yurdum insanı misali vurmak istedikleri mikro toplum üyelerini/olaylarını su yüzüne çıkarıp krizi fırsata dönüştürüyorlardı.
Bu sırada saatlerce ölü taklidi yapanlar, olay sonuca ulaşınca meydana döküldüler. Canlı yayın yapan mı dersiniz, olayı kendi çözdüklerinin haberini yapan mı dersiniz, utanmadan klavyeşörlüklerine kılıf uydurmaya çalışan mı, veya hâlâ ölü taklidi yapmaya devam eden mi dersiniz. Aklınız almaz diyeceğim ama aklı alan o kadar çok ki, ben kendi aklımdan şüphe ettim. Gazeteciliğimizin, haberciliğimizin geldiği nokta konusuna giremiyorum bile.
Bizim (Rakela ve ben olarak) içimiz rahat. Gece son aldığımız haberlerle rahat uyuyabildik.
* * *
Üzgünüm, evet üzgün. Haklı çıktığım durumlarda gururlanan ben, “ölmüşüz ağlayanımız yok” kıvamında haklı çıktığım için çok üzgünüm. Bir insanımız kötü şartlarda iken yardımlaşmaya çalışırken, işi eline yüzüne bulaştırıp sonra da olaydan pasta payını afiyetle yiyenlerle aynı havayı solumaktan hicap duyuyorum.
Son aylarda, hatta neredeyse yıllarda diyebileceğim kadar uzun gelen bu sürede sadece komedi programları, kedi videoları ve eski klasik dizilerin tekrarlarında ekran süremi kullanıp sosyal medyayla arama gözle görülür bir mesafe koymamın; işimi bahane ederek iyice asosyalleşmemin sebeplerinden biri işte bu yozlaşma aslında.
Demem o ki, dünya, bazı insanlar için yaşaması çok zor bir mekan haline dönüştü...
* * *
Şimdi soracaksınız bu konunun yemekle alakası nedir diye. Ben bazen yemekten yola çıkıp anılarıma bağlarım yazdıklarımı, bazen bir anıdan yola çıkıp yemeğe yatay geçiş yapabilirim. Tüm bu olayları yaşarken, nedendir bilinmez aklıma hep, hastalandığımda veya moralim bozukken beni koşarak mutfağa sokan, sıfır zahmetli tavuk suyuna çorba geldi. Basit ve sıfır riskli bir yemek.
Sonra Rakela’ya o gün aşevinde hangi menü olduğunu sordum ve tahmin edim çorba olarak ne varmış. Evet, bildiniz, tavuk suyu. Eh demek ki benim en sevdiğim çorbanın hikayesine kavuşma sırası gelmiş.
Benim içimi en ısıtanı, baba evinde, yaya mutfağında, anne eteğinde içtiğim tel şehriyeli tavuk suyuna çorbadır. Yapımı en kolay olan şekli bence budur. Tavuğu bütün veya but olarak tuz eklenmiş suda haşla, içine az tel şehriye at, pişince limon ve karabiber ekleyerek sıcak sıcak iç. Haa, tavuğu tencerede haşlamak yerine düdüklüde az su ile de hazırlayabiliriz ama benim neznimde tavuk uzun süre mum ateşinde mığıl mığıl pişince çorbanın hakkını vermiş oluyor. Tamamen alışkanlık meselesi. Çünkü on yıllar önce tavuk öyle yarım saatte helvaya dönüşecek kadar kolay pişen bir ürün değildi.
Bu tarifin bir sonraki sürümü, çok az salçalı ve tel yerine arpa şehriyeli olan versiyonu. Buna az nane de ekebiliriz içerken.
Ben son yıllarda haşladığım tavuğu da çorbaya didikleyerek katar oldum. Çocuk büyütürken besleyici tek öğün olarak bu çorbaya sebze katardım mesela. Sonra salçalı didiklenmiş tavuklu çorbaya bamya da ekleyerek daha nefis bir versiyona ulaştım.
Bir de bazen en basit haline 1 yumurta sarısı, 2 kaşık yoğurt ve bol limonla yaptığım terbiyeyi katıp kıvamlandırdığım şekli var. Ben çorbanın sıvı içilmesi gerektiğine inandığım için unla koyulaştırma kısmını mutfağıma sokmuyorum, dilerseniz onu da katabilirsiniz, o da sizin keyfinize kalmış.
En basit haliyle tel şehriyeli olanını hem kendi çocuklarım, hem nüfusuma almama ramak kalan komşu çocukları “makarna çorbası” olarak sevdiler. Çünkü gurbet şartlarında tel şehriyelerimiz biraz uzunca. Ufalayıp çorbaya katmaya dahi üşendiğimden bu çorbamız makarna çorbası olarak isimlendirildi. Ve nihayetinde “hasta iyileştiren” çorbamız budur.
Bu yemeğin tarifi çok basit olduğundan ben size bamyalı tavuk suyuna çorba tarifini vereceğim.
Bamyalı tavuk suyuna çorba
Malzemeler
1 kalçalı tavuk butu
1 kutu konserve çiçek bamya (ancak bunu bulabiliyorum)
1 yemek kaşığı domates salçası (dilerseniz biber salçası da ekleyebilirsiniz)
1 limonun suyu
Tuz, karabiber
Yapılışı
Tavuk butunu 1,5 litre suda helmelenme kıvamına gelene dek haşlayın. Sonra tavuğu tencereden çıkarıp çorbaya salça, tadına göre tuz, karabiber ekleyin. 10 dakika kadar orta ateşte pişirip en son yıkadığınız konserve çiçek bamyalarını ve didiklediğiniz tavuk etini ekleyin. Bu haliyle bir taşım kaynatıp limonunu ekleyerek altını kapatın.
Bu haliyle zaten leziz ama ben bazen elimde haşlanmış nohut varsa bu çorbaya ekliyorum, fevkaladenin de fevki oluyor.
Afiyet olsun.



