Dünyayı kasıp kavuran tekadamların kavga kıyamet inşa ettikleri rejimler hatalı iktisadî, siyasî, askerî ve ahlakî icraata rağmen neden pek sarsılmazlar? Siyasî okumalar çoğu zaman en görünürde olan güçlü tekadamlara odaklanır, onların ve rejimlerinin arkalarındaki kitle desteğini genellikle görmezden gelir, bu desteğin geçici olduğuna inanır.
Oysa Arendt kuramındaki kitle katsayısı totaliter sapmaları ve bunların sürdürülebilirliklerini kavramada değerli ipuçları verir. “Totalitarizmin Kaynakları”nda şöyle yazar Arendt: “Totaliter rejimlerin, iktidarda oldukları sürece ve totaliter liderlerin hayatta kaldıkları sürece kitlelerin desteğine dayandıklarını unutmak (…) büyük bir hata olur. Hitler olsun Stalin olsun, kitlelerin desteğinden yararlanmamış olsalardı ne iktidara gelebilir ne sayısız iç ve dış krizi atlatabilir ne partilerinin içinde bitmek bilmeyen çekişmelerin üstesinden gelebilirlerdi.”
Desteğin nedenlerine ve kaynaklarına gelince Arendt “totalitarizme verilen kitlesel desteğin ne cehaletten ne de beyin yıkamadan kaynaklandığını” vurgular.
Kitleler çıkarlarına uygun olsun olmasın, totaliter hareketlerin uydurduğu fakat kendi deneyimleriyle, beklentileriyle kesişen, çoğu zaman uhrevî ya da manevî, ama daima toplum üstü ve hukuk dışı kurgulara sadık kalırlar. Maneviyat, tekçi düşünceye eğilimli, farklı düşüncelerin yarattığı karmaşadan rahatsız olan kitleler için pek kıymetlidir. Hâsılı totalitarizm, otoriterliğe meyyal, otoriteye medyun, onları ölesiye sahiplenen bir kitleyle var olur.
Umberto Eco da “Ur-Faşizm”de otoriter hareketlerin karmaşıklıktan haz etmeyen, çevresini basit kalıplarla açıklamayı tercih eden ve din tarzı mutlak doğrulara sarılan tahayyül biçimlerine eğilimli insanları nasıl cezbettiğini vurgular.
Kitle, razı olduğu liderin etkisi altına girer. Liderin yaptığı hatalar, söylediği yalanlar, ettiği çarklar hiç önemli değildir zira kitle irrasyonellikte daima uhrevî bir hikmet bulur. Yalanlar, zaman-ötesi bir ufku barındıran ve bu nedenle anlık icraatın sınamasından uzak, uhrevî hedeflerin kanıtı olarak görülür.
“Faşizmin Kitle Psikolojisi”nde Wilhelm Reich daha ileri giderek “ne marksist yaklaşımın sosyal sınıflara dayanan izahı ne Hitler’de vücut bulan kişi kültü ne saf kitlelerin kötü niyetli politikacılar tarafından kandırıldıkları iddiası ne de olan bitenden bihaber oldukları safsatası faşizmi anlamak için yeterlidir” der. Faşizm arzulanır!
“Kitlesel mistik törenler, sıradan insan kalabalıklarının binlerce yıldır baskılanan biyolojik dürtüleri ve tatminsiz orgazm birikimiyle oluşan irrasyonelliğinin açığa çıkmasını sağlar. Kalabalıklar, tarihin bir evresinde, koşullar elverdiğinde arzuladıkları faşizmi yaşama imkânı bulurlar”.
Arendt totalitarizm için kitlenin nicel önemine de işaret eder. “İnsan yakıtına” ihtiyacı olan totalitarizm için demografik güç olmazsa olmazdır. Az nüfuslu toplumlar totalitarizmi arzulasalar bile gerçek bir totaliter rejim üretemezler. Bu toplumlar totaliter aygıtı beslemesi gereken insan kaynağını sürekli yenileyemeyeceklerinden daha geleneksel diktatörlük biçimleriyle yetinirler. İkinci Dünya Savaşı öncesi İspanya, Macaristan, Portekiz ve Romanya’nın kaderi bu olmuştur. Zira totaliter icraat bu ülkeleri insansız bırakıp sonunda yok edebilirdi. Buna karşılık Rusya’nın tıpkı bugün gibi harcanacak insanı boldu. Almanya’nın da öyle, hele savaş sayesinde Avrupa’ya yayılarak milyonlarca yeni özneyi sultası altına aldığını düşünecek olursak.
Arendt’e göre totalitarizm, sınıfların çözülerek amorf kitlelere, yurttaş sorumluluğunun da kayıtsızlığa dönüştüğü toplumlarda mümkündür. Örneğin faşist milisler parlamentoyu ele geçirip onu işlevsizleştirmeye başladıklarında kitleler üzüntü duymaz, çünkü onlara göre parlamento zaten var oluşundan beri bir sahtekârlıktır. Böylesi toplumlar yaygın ve müzmin tepkisizlikle mâluldür. Totaliter propaganda birkaç temel fikrin durmaksızın tekrarıyla kitleler üzerinde etkili olur, çünkü kitleler bundan böyle doğru ile yanlışı ayırt etme yetisinden tümden yoksun insanlardan oluşur.
Bu iç karartıcı çerçeveyi, kitlelerin ruh ve şuur hallerinin kuramcısı Elias Canetti’nin bir nebze olsun olumlu saptamasıyla toparlayalım. “Kitle ve İktidar” başyapıtında Canetti şöyle der: “Kitlelerin bir arada kalma ihtiyacı öylesine derindir ki insanlar yenilgiyi kabul edip dâhil oldukları kitlelerin çözülüşünü yaşamaktansa bilinçli olarak birlikte ölüme gitmeyi tercih edebilirler.”


