Başlığa aldığım cümle, Sayın Sami Selçuk’un Şişli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Hrant’ı altı ay hapis cezasına mahkûm eden kararına ilişkin hukuki görüşünden.
Kararın verildiği akşam, hemen bütün televizyon kanallarında Hrant’ın mahkûmiyet kararını öğrendikten sonra gözleri dolarak, dudakları titreyerek yaptığı açıklamasına yer verildi.
Şöyle diyordu Hrant: “Bu suç, benim algılamamla ırkçılıktır ve ben böyle bir suç işlemedim. Bu benim alnıma vurulmak istenen kara bir leke, yargı eğer bunu düzeltmezse, ülkemi terk eder çeker giderim.”
“Bu Türk düşmanı yaftasıyla Türk arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakarım?” diyordu ve bu sözleri söylerken sesi titriyor, ağlıyordu Hrant.
Bütün günüm yoğun iç sıkıntısıyla geçmişti, sürekli kendimle hesaplaşıyor, “Yapmam gereken başka bir şey var mıydı acaba” diye kendime sorup duruyordum. Hrant’ın görüntüsü içimi parçaladı, kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım.
Hrant’a yapılacak en büyük kötülük, onu ırkçılık ve ayrımcılıkla suçlamak ve üstelik bunu bir mahkeme kararı haline getirerek yapmaktı. Zira o, hayatı boyunca ırkçı ve ayrımcı uygulamalardan çok çekmiş biri olarak, kendini bildi bileli ırkçılık ve ayrımcılığa karşı mücadele etmişti ama şimdi hiç beklemediği yerden vuruyorlardı onu.
Sayın Sami Selçuk’un hukuki görüşünde belirttiği gibi “ceza hukuku araçlarıyla yapılan ayrımcılık, insana yönelik yapılan en zalimane uygulamalardan biridir.” Zalimlikte sınır tanımamaktır.
Ardından Kemal Kerinçsiz belirdi ekranda, basın mensuplarının karşısına geçmiş, kasıntı bir gülümseme ve zafer edasıyla, ”Hrant Dink etnik bölücülük yapmaktadır. Bu toprakları derhal terk etmesini istiyoruz” diyordu.
O gece sabaha kadar uyuyamadım, içim içimi yiyordu, Hrant’ın isyanı ve arkasından Kerinçsiz’in sözleri çileden çıkarıyordu beni, kahroluyordum.
Hrant’ın yargılandığı ilk davaya kadar, ülkenin siyasal sistemi, yargı sistemi konusunda bir fikrim vardı elbette. Darbeleri yaşamış, haksızlıklardan adaletsizliklerden nasibimi almıştım. MGK kararları, milli güvenlik siyaseti belgesi, iç hedef, gizli yönetmelikler, gizli kanun hükmünde kararnameler, gizli bakanlar kurulu kararnameleri gibi hukukla hiçbir şekilde bağdaşmayan uygulama ve belgeler konusunda bilgim vardı. Bu konuları, konuyla ilgili mevzuatı araştırmış kimileri üzerine yazılar dahi yazmıştım. Ama bütün bu bilgilerime, ortada bir şeylerin döndüğünü görmeme, sezmeme rağmen davanın Hrant’ın da beraatiyle sonuçlanacağına inancımı karar anına kadar yitirmemiştim.
Avukatlık biraz da kendi içinde umudu sürekli diri tutma, kurutmaya çalıştıklarında yeniden yeşertme mesleğidir bence. Umudun tükendiği an mesleğin de bittiği andır.
Genelkurmay bildirisiyle harekete geçen ancak bu satırların yazıldığı tarihe kadar haklarında henüz bir dava açılmamış kişiler, gazeteciler, askerler, akademisyenler, dernek yöneticileri de hep birlikte Hrant Dink’i işaret ediyor, savaş çığlıkları atıyorlardı. Hrant Dink’i itibarsızlaştırma, onu bir nefret nesnesi haline getirme ve hedef gösterme kampanyası tüm hızıyla sürüyordu.
Gerekçeli karar tam bir felaketti. Dava konusu eylemi, iddia, savunma, bilirkişi raporu yönünden tartışmayan, suçun oluşumu için aranan şartları irdelemeyen, maddi hukuk ve yargılama hukuku açısından gerekçelerinin ortaya konması kaygısı gütmeyen bu karar; kan, nefret, şiddet ve intikam söylemiyle bir mahkeme kararından ziyade bir ırkçının hezeyanlarının kâğıda dökülmüş halini andırıyordu.
Önce kim aradı, tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım Yargıtay eski başkanlarından Sayın Sami Selçuk’un telefonunu Hrant verdi, ben aradım. Yıllarca ceza hukuku alanında çalışan Selçuk, yorumları, görüşleri ve analizleriyle örnek aldığımız bir hukukçuydu ve o sırada bir üniversitede ceza hukuku alanında ders veriyordu.
Aradım, kendisinden Yargıtay’a gitmeden dosyaya koymak üzere hukuki görüş istedim. Dosyanın bir örneğini gönderdim, beklememiz gerekmedi, kısa süre içinde görüşünü yazıp gönderdi Sami Hoca.
Doç. Dr. Sami Selçuk imzasıyla 6 Kasım 2005 tarihli on dört sayfadan oluşan hukuksal görüş, bu dava özelinde, mükemmel bir ceza hukuku dersi niteliğindeydi.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından, öğretiden verdiği çarpıcı örneklerle kararı eleştiren, Yargıtay üyelerine yol gösteren bu çalışmanın bazı satırbaşları şöyleydi;
“-Yerel Mahkeme, tümceyi yazı dizisinin bütününden soyutlayarak değerlendirmiş, ulaştığı bu sonuca göre karar vermiştir. Bu bakış açısı ve yaklaşım yanlıştır. Böyle bir tutum Yargıtayın yerleşik içtihatlarına aykırıdır. Bu yüzden davada ağaç görülmüş, orman göz ardı edilmiş; dolayısıyla yanlış sonuca ulaşılmıştır.
-Yazı dizisinin bütünü gözetildiğinde, esasen suç diye bir eylem bulunmamaktadır.
-Yerel Mahkeme, sanık yazarın başvurduğu istiare/eğretileme/metafor yöntemini ve sanatını doğru algılamamıştır.
-Mahkeme kararında (TCK 159 ile) korunan değeri yanlış yorumlamış ve eşitlik ilkesini çiğnemiştir.
-Ceza hukuku araçlarıyla yapılan ayrımcılık ise insana yönelik yapılan en zalimane uygulamalardan biridir.
-Özetlemek gerekirse, Kurucusu ile birlikte Türk Ulusunu soycu/ırkçı bir ulusçuluk anlayışını benimsemiş gösteren, Türkiye Cumhuriyetini soycu/ırkçı bir temele dayandıran, Türk Ceza Yasasını çağ gerisi ayrıcalıkçı bir hukuk anlayışına yaslandıran bu kararın, kesin hükme dönüşmesine ve geleceğin adalet tarihi arşivinde yer almasına izin verilemez. Verilmemelidir. Yüce Yargıtay bu duruma el koymalı, kararı kesinlikle bozmalıdır.”
Öyle olmayacak, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ve ardından Ceza Genel Kurulu, Sami Hocanın uyarısının aksine bu soycu/ırkçı kararı kesin hükme dönüştürerek adalet tarihi arşivine bir utanç belgesi ekleyeceklerdi.


