Judith Herman kitabına, faillerin kurbandan ve seyirciden sessizlik beklediğini söyleyerek başlar. (Travma ve İyileşme - Literatür Yayınları)
Zira tahakküm sistemlerinin hükmünü sürdürebilmesinin temel araçlarından biri hükmedilenin, mağdurun, kurbanın susması, susturulmasıdır.
Kurbanların susmasındaki önemli etkenlerin başında, hissettikleri güçsüzlüğün acısı, yetersizlik, değersizlik duygusu ile saklanma arzusu yani utanç hissi gelir.
Utanç, kurbana karşı bir silah olarak kullanılır çünkü tahakküm ilişkilerinin sürdürülmesindeki rolü önemlidir.
Bu nedenle taciz edenin değil, edilenin; şiddet failinin değil şiddete uğrayanın utandığı ve sustuğu bir kültür inşa edilir. Kabul edelim ki bu kültürde kadınların “utanacakları” şeyler, erkeklerinkinden çok daha fazladır ve çok daha kapsamlıdır.
Ama bu böyle gitmez şiddet uygulayanın değil, şiddete uğrayanın utandırıldığı bu siyasi ve kültürel iklimde hep birileri çıkar ve bu oyunu bozar. Bu oyunu bozmanın yollarını işaret eder, utancın yönünü utanması istenenden utandırana doğru çevirerek politik eylemliliğin parçası kılar.
Mesela İBB davası tutuklularından Fatoş Pınar Türker ifadesi sırasında kendisini utandırmak için uygulanan cinsel şiddetin, tacizin faillerini işaret ederek utancı tersine çevirir.
Utancı haysiyete, onura, direnişe çevirerek asıl sahibine iade eder.
Utancın, suçluluğun ve sorumluluğun yükünü gerçekte ait olduğu yere, faile yükler.
Şöyle der Türker; “Utananlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum…yapan utansın ben utanmıyorum”
Failin kendisini susturma ve yalnızlaştırma girişimine meydan okuduğu gibi bu suçun anlatımına tanık ederek adaletin onarılması sorumluluğuna hepimizi de ortak eder.
Elias’ın dediği gibi utanç, öfke gibi gürültülü değildir belki ama bu öfke ile yan yana yürümeyeceği anlamına gelmez.
Kızgınlık, öfke ve hınç duyguları ile yan yana yürüdüğünde utancın eyleme geçirici bir etkiye neden olabileceği savunulur ki bu bana, Karl Marx’ın “…devrimler utanç ile yapılmaz ama utancın kendisi devrimcidir” sözünü hatırlatır.
Çıplak arama hiçbir koşulda meşrulaştırılamaz. Bir işkence ve insanlık onuruna saldırı yöntemidir, zamanaşımına uğramayan bir suçtur.
Fatoş Pınar Türker, bu arada sadece cinsel şiddet suçunun değil soruşturma savcısının yaptıklarının da anlatımına tanık ettiği gibi bu savcının ihlal ettiği haklarının, adaletsizliğin onarılması sorumluluğuna da ortak eder bizi.
Türker’in anlatımıyla, duruşma zaptına geçtiği biçimiyle soruşturma savcısının yaptıklarına bakalım:
“Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, şey dedi ki bana, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Dedim ben herhalde idam edecekler ya da şey, müebbet verecekler hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. "Dur" dedi, "mahkemeden niye ağlıyorsun?" Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası… İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. “Ben” dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet.
"Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. “Değil” dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet.
"Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.”
Fatoş Pınar Türker’in bu anlattıkları üzerine söylenecek o kadar şey var ki başlı başına başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor, ben şimdilik bu yazıyı Alman Hukukçu Gustav Radbruch’un sözüyle bitireyim:
“Amacı adaleti gerçekleştirmek olmayan bir hukuk suç aletinden başka bir şey değildir.”


