“Şu meseleyi iyice bir anlat ki, ben de ne yapacağımı bileyim” diyor, ağabeyim Garbis. Hıçkıra hıçkıra, baştan sona anlatıyorum olup biteni. Konu, birkaç gün önce okulda Istaz Suren’in (Suren Hoca) sınıf arkadaşım Dikran’a attığı dayak. Yanlış hatırlamıyorsam dördüncü sınıftaydım. Istaz Suren matematik öğretmenimizdi. Neredeyse hiç Ermenice bilmezdi, hep Arapça konuşurdu. Herkes, ortaokula geçmeden önce mutlaka onun öğrencisi olurdu. Şık bir adamdı; her zaman kravat takar, lacivert takım elbise ve bembeyaz gömlekler giyerdi. Karizmatik çehresi ve güzel, yeşil gözleriyle, yakışlıydı da. Çok sigara içerdi; sınıfta da bahçede de ağzından sigarası eksik olmazdı. Korkunç derecede sinirli biriydi. Derste ufacık bir hata yapsak, öfkeden deliye dönerdi. Öyle bir tokat atardı ki, yanağınızın acısı günlerce geçmezdi.
Istaz’ın vahşi öfkesiyle tanışmam, Dikran’ın yediği dayakla oldu. Nedenini hatırlamıyorum ama onu tekme tokat dövmüştü. Öyle bir şiddete daha önce hiç şahit olmamıştım. Sıralar devriliyor, kitaplar defterler havada uçuyordu. Biz diğer öğrenciler kaçıp en dipteki sıraların altına saklanmıştık. Istaz Suren durmak bilmiyor, “Ya kalb!” (Arapça “Seni köpek!”) diye haykırıyordu. Sınıf arkadaşım altını ıslatmıştı. Benim de ödüm kopmuştu. Akşam anneme olayı anlatmış, Istaz’dan korktuğum için okula gitmek istemediğimi söylemiştim. Ağabeyim meseleye böyle dâhil olmuştu. Annem ona her şeyi anlatmış, okulun müdürüyle konuşmasını istemiş. Ağabeyim müdürle nasıl konuşmuşsa artık, Istaz Suren, öğrencisi olduğum iki yıl boyunca bir daha hiçbirimize fiske bile vurmadı.
O yaşlarımdayken cesur bir yanım yoktu. Kimi durumlarda, bir çocuğun yüreğindeki bir damlacık cesaret, çok şeyi değiştirebiliyor. O gün içimizden biri çıkıp, Istaz’ın o semerinden boşanmış şiddetine müdahale etmiş olsaydı, her şey bambaşka olabilirdi. Güçsüzlük hissine kapılıp, korkudan titreyerek bir köşeye sinmek yerine, Istaz’ın Dikran’a saldırmasını engellemeye çalışsaydık ne olurdu acaba? Muhtemelen, hayatlarımız farklı, daha iyi bir yön alırdı. Şiddeti durdurabileceğine ya da engelleyebileceğine inanmak insana güç kazandırır bazen; bir adaletsizliğe şahit olduğunda karşı koyma sorumluluğu ve cesareti verir. O gün müdahale etseydik en azından zavallı Nışan altını ıslatmaz, hayatının geri kalanını –herhâlde– bu buruk anıyla sürdürmek zorunda kalmazdı.
Cesaretten söz edince, Yepremyan Okulu’nda, sınıfta yaşadığımız bir başka ‘çatışma çözümü’ vakasını hatırladım. Bu hikâyenin kahramanı, en yakın arkadaşım Hraç. Coğrafya dersinde haftalardır Arap ülkelerini işliyorduk. Sıra Filistin’e gelmişti. Öğretmenimiz Baron Manug, sınıfın duvarında asılı olan haritaya bakarak aynısını defterlerimize çizmemizi istedi. Sıraların arasında dolaşıyor, çizimlerimizi kontrol ediyordu. Aniden Hraç’ın sırasının başında durup, “Sen niye çizmiyorsun?” dedi. Hraç, var olmayan bir ülkenin haritasını çizmek istemediğini söyledi; “Filistin diye bir yer yok” dedi. Altı Gün Savaşı’nın yaşandığı 1967 yılının sonlarıydı sanırım. Baron “O da ne demek?” diye sordu. Hraç yanıt verdi: “Filistin diye bir yer yok artık, orası İsrail!”
Tartışmaya başladılar. Baron Manug çok sinirlenmişti, bağırıyordu. Hraç’a tokat atmaya çalıştı ama Hraç eğilerek tokadı savuşturdu, sandalyesinden fırlayıp kalktı, öğretmenle arasına bir ‘güvenlik mesafesi’ koyarak sıraların arasında dikildi. Sonra bir kovalamaca başladı. Öğretmen Hraç’ın peşinden koşuyor, arada bir onu yakasından ya da ceketinin kolundan tutmayı başarıyordu ama Hraç her seferinde kurtuluyordu. Avcı, avını yakalayamıyordu yani. Baron Manug nefese nefese kalmıştı, durmadan “Göstereceğim sana gününü, göstereceğim!” diyordu. Sonunda Hraç sınıfın kapısına koştu, dışarı adımını atar atmaz dönüp, işaret parmağını sallayarak, gayet kararlı bir tavırla bağırdı: “Hayır! Asıl ben göstereceğim sana gününü, sen göreceksin asıl!” Sonra da çekip gitti, arkasından kapıyı çarparak. İşte, cesaret diye buna derim ben.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



