Yepremyan Okulu’nda okuduğum yıllardan bazı anları hatırladığımda, bir yandan buruk, bir yandan da tatlı bir nostalji kaplıyor içimi. Bazen vicdanımı sızlatan, bazen de yüreğimi okşayan bir duygu bu. Zihnimi doldurup bulandıran, kimi eğlenceli, kimi acı dolu anılar... “Bir zamanlar çocuktum, masumdum” diye düşünerek kendimi teselli ediyorum. Şimdi şimdi fark ediyorum ki o yıllar, hayat yolculuğumun bir nevi hazırlık safhasıymış. Okulda gördüğüm, tanık olduğum her şey, dünyanın çeşitli gerçekliklerine ve insanlığın temel değerlerine dair birer dersmiş. Sırf oradaki günlük ilişkileri ve öğretmenlerimizin davranışlarını gözlemleyerek, haysiyeti, cesareti, adaleti, şefkati ve daha pek çok şeyi öğrenmişiz. “Tüm bunları öğrendim, çok iyi bir insan oldum” demiyorum elbette; kastım şu ki, hayatta her zaman, hemen her durumda tercih şansımız olduğunu biliyorsam, bunu Yepremyan’daki deneyimlerime borçluyum. Bu yüzden, ömrümün Beyrut’ta geçen yıllarına minnettarım.
“Haysiyetsizler! Ne biçim insanlarsınız siz? Açlıktan ölürken önünüze yemek konsa tabağa tükürür sizin gibiler. Hepiniz eşeğin önde gidenisiniz.” Sınıftayız. Baron Harut öfkeden deliye dönmüş, avazı çıktığı kadar bağırıyor. O sabah ders sırasında okul müdürü onu çağırmış, o da on dakikalığına sınıftan çıkmıştı. Bunu fırsat bilen bir arkadaşımız, öğretmen masasının yan tarafında, duvarda asılı duran afişteki adamın yüzüne kocaman bir bıyık çizivermişti. O yıllarda çok popüler olan, Beyrut’un her caddesinde, her sokağında karşınıza çıkan bir afişti bu. Adam, Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD Başkanı olan Woodrow Wilson’dı; Türkiye’nin doğusunu gösteren bir haritaya işaret ediyordu. Altta “These lands belong to Armenia” [Bu topraklar Ermenistan’a aittir], en tepede ise kırmızı Ermeni harfleriyle “MER HOĞERI, MER HOĞERI” [bizim topraklarımız, bizim topraklarımız] yazıyordu. Baron Harut afişi kendisi getirip asmıştı. 1970 yılında yapılan 24 Nisan anması için hazırlanmış bir afişti belki de.
Hafızamda, Suriye’de geçen çocukluk yıllarıma ait herhangi bir “24 Nisan anması” yok. Böyle bir şeye ilk olarak Lübnan’a taşındığımız yıl tanık oldum. Bir pazar sabahı bütün okulu anma töreni için şehir merkezindeki Byblos Sineması’na götürdüler. 24 Nisan’da yaşananlara dair, art arda konuşmalar yapıldı. 1915’i ilk kez orada duydum. Büyük bir dehşete kapılmıştım; daha önce kimse bana öyle hikâyeler anlatmamıştı. Öyle çok korktum ki, o gece gözümü kırpmadım. Anneme Türkler ve Ermenilerle ilgili sorular sorup durdum, onu da uyutmadım. Türkiye’nin Beyrut’taki evimize ne mesafede olduğunu bile sormuştum. Sekiz yaşındaydım. Yetişkinlerin, el kadar çocukların yüreklerine onların uykularını kaçıracak korkular aşılamasını aklı almıyor insanın. Nasıl bir duyarsızlık, nasıl bir bilinçsizliktir bu?
Her neyse... Baron Harut sınıfa döner dönmez afişteki değişikliği fark etti. Çok kızdı. “Hangi aptal yaptı bunu?” diye sordu. Sessizlik... Kimse faili ele vermek istemiyordu. Mesele de oydu zaten; suçlu arkadaşımı gammazlamamıştım ama onu engellemediğim için biraz da pişman olmuştum. Hatta, o kocaman bıyığı çizerken herkes gibi ben de gülmüştüm. Baron Harut içimi okuyormuş, onun gözünde vasat biri durumuna düşmüşüm gibi hissediyor, çok utanıyordum. Biliyordum, sinirlenmesinin asıl nedeni bu vandallığa hiçbirimizin ses çıkarmamış olmasıydı. Gözleriyle bize “Bu işi yapanın belli ki kafası çalışmıyor, peki siz nasıl izin verebildiniz ona?” diyordu âdeta. O gün, dersin geri kalan kısmında bize uzun uzun nankörlükten bahsetti. Sevr Antlaşması yapılırken Ermenilerin haklarını savunan az sayıdaki insandan biri olan Wilson’a yönelik nankörlükten... Sonunda, o bıyığı çizen çocuk ayağa kalkıp suçunu itiraf etti. Ceza almadı. Baron Harut ona “Aptalsın ama en azından suçunu kabul edecek cesaretin var” dedi. Sınıftan çıkmadan önce de bize dönüp şu sözleri söyledi: “Evet. Suçlu bile olsa, arkadaşa sadakat önemlidir.”
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



