Türkiye A Milli Futbol Takımı’nın ABD-Meksika ve Kanada’nın ortak olarak düzenlediği 2026 Dünya Kupası’ndan (ilk iki maçında yenilerek ve tek gol atamayarak) elenmesi ülkede büyük tartışma yarattı.
Son yılların en yetenekli jenerasyonu olarak nitelenen takımın hiç olmazsa gruplardan çıkması, hatta çeyrek final, yarı final ve neden olmasın, final oynaması bekleniyordu. Ancak milliler ilk maçta denkleri olarak görmedikleri Avustralya’ya, ikinci maçta da hiç denkleri olarak görmedikleri Paraguay’a gol bile atamadan elenmiş oldular ve gazetemiz çıktığında oynayacakları ABD maçı artık bir formalite niteliğinde.
Bu elenmede elbette kupadaki yeni prosedür de etkili oldu. Eskiden olsa, diyelim ki milli takım son maçta ABD’yi yense ve diyelim Avustralya ile Paraguay arasındaki maçta herhangi biri diğerini yense, Türkiye’nin üç puanı olacaktı ve Avustralya-Paraguay maçında yenilen takımla aynı puana sahip olacaktı. Ancak bu kupada ikili averaj sistemi geçerli ve Türkiye söz konusu iki ülkeye de yenildiği için “en iyi üçüncüler” arasına bile girme şansı yok. Grubu sonuncu olarak bitirecek.
Şunu akılda tutmalıyız elbette: Futbolun giderek hızlanan endüstrileşme süreciyle birlikte FIFA Dünya Kupası da büyüdü: Katılımcı sayısı 1982’de 24, 1998’de ise 32 takıma çıkarıldı. Dünya Kupası yalnızca bir spor organizasyonu değil, dev bir ekonomik ve kültürel “meta” haline geldi.
FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, 2016’daki FIFA başkanlık seçimi öncesinde en önemli vaadi Dünya Kupası’na katılan takım sayısını artırmaktı. Bu vaat, özellikle turnuvada sınırlı kontenjana sahip olan Afrika ve Asya ülkelerinin desteğini kazanmayı hedefliyordu. Infantino başkanlığı kazandı ve onun yönetimindeki FIFA, 2023’te aldığı kararla turnuvaya katılacak takım sayısını 48’e çıkaracağını duyurdu.
Bu, futbolun endüstrileşmesi ve kupayı dünyaya yayarak ekonomik pastayı “büyütme” stratejisiyle ilgili. Kupanın ABD ağırlıklı olarak üç ülkede oynanması da öyle. FİFA, futbol endüstrisi dışında kalan dev bir “ekonomiyi”, ABD’yi de sistemin içine katmak istiyor.
Fakat ne kadar endüstrileşme yolunda adımlar atılırsa atılsın Dünya Kupası hâlâ “festival” özelliğini koruyor. Başka bir zamanda karşı karşıya gelme ihtimali olmayan ülkeler 90 dakikalık bir zaman diliminde yaklaşık olarak aynı şartlarda maç yapıyor, sürpriz sonuçlar çıkıyor özellikle Afrika ve Asya ülkeleri futbolun devlerine kafa tutuyor. Dünya Kupası’nı bir “festival” haline getiren de bu.
Türkiye niye elendi, neyi yanlış yaptı sorularına ya da yanıtlarına girecek değilim. Bu uzmanların işi. Ancak ülke olarak futbolla, milli takımla kurduğumuz ilişki her zaman ölçüsüz bir böbürlenme havasına giriyor. Bu da futbolseverleri hele ki Dünya Kupası’nı az önce bahsettiğimiz özelliğiyle sevenleri bunaltıyor.
Haftalardır Türkiye’deki büyük şirketlerin milli takımın “gücünü” “yenilmezliğini” merkezlerine aldığı yüzlerce reklamla karşılaştık, karşılaşıyoruz. Televizyon seyretmekten vazgeçenler bile herhangi bir internet sitesinde ya da YouTube’da bu içerikteki bir reklamla karşılaşmaktan kaçamıyor.
Bahsettiğimiz pasta hiç şüphesiz Türkiye’deki büyük şirketlerde de “topa girme” hevesi yaratıyor, bu içerikte bir reklam filmi çekmeyen şirket neredeyse sınıfta kalıyor.
Ancak bütün bu reklamlar ve kupa öncesinde ülkedeki futbol kamuoyunda oluşan hava, dediğim gibi “büyüklük” üzerine. Futbola bakışımızda zaten genel bir sorun var, bunu biliyoruz ancak bu festivale ya da karnavala bakışımızda da sorun var.
Haftalardır bir şirketin reklam filminin müziği ve sözleri kulağımda çınlıyor. “Yer gök inlesin, bu sesi dinlesin, hep seninleyiz Türkiye.”
Elbette ki şirketlerin, insanların milli takımlarını sevmeleri, desteklemeleri doğal. Onlarca şirket bu tür reklamlar çekecek, her mecrada yayınlayacak, bu da doğal. Örnek verdiğim reklam da tek değil benzer bir çok reklam filmi var. Ama simgesel. Sözleriyle vurgusuyla, simgesel.
Futbolla ve milli takımla ilişkimiz “yerin göğün” inlemesi ve bu sesi dinlemesi mi olmalı? Yoksa neredeyse tüm maçlarda tribünlerde gördüğümüz gibi, karnaval havasında, neşeyle mi idrak etmeliyiz dört yılda bir oynanan bu kupayı?
Dünya Kupası’nda sonuç anlamında karşılaştığımız tablo ve diğer ülkelerin bilhassa da Afrika ve Asya ülkelerinin futbolla kurduğu daha “neşeli” ilişki bizim de kendimize bir çeki düzen vermemize vesile olur mu? Pek sanmıyorum ama umarım olur.


