Doğum günü vesilesiyle
Yesayan edebiyatına yeniden bakmak
1882 doğumlu Virginia Woolf ve 1878 doğumlu Zabel Yesayan’ın Ocak ve Şubat aylarında art arda denk gelen doğum günleri vesilesiyle kaleme aldığım bir yazı bu. Pek çok kişi için Zabel Yesayan, Batı'da Virginia Woolf ile özdeşleşecek bir yazardır. Ne var ki Yesayan’ın Woolf’a nazaran ne zorluklar yaşadığı çok kez altı çizilen önemli bir meseledir. Neticede Woolf, İki Dünya Savaşı arasında da olsa ayrıcalıklı bir toplulukta hayat sürmüş ve doğup büyüdüğü Londra’dan sürgün olmamıştır. Üstelik Woolf bugün sadece İngiliz edebiyatının değil, modernist akımın ve bütün bir Batı kanonunun odağındaki yazarlardan birisidir. Ana dili Ermenicede veya çeviri vesilesiyle erişimimiz olan Yesayan eserleri ise kısıtlıdır ve bu eserlerin de halen yeterince incelendiği söylenemez. Yine de Yesayan’ın biyografisine bakıldığı zaman, Osmanlı döneminde yaşayan Ermeni bir kadın olarak Paris’e üniversite eğitimi almaya gitmiş olması başlı başına büyük bir hadisedir ve hatta bazen Avrupa akademisinde bile bir şaşkınlık sebebidir.
Bu şaşkınlığa birkaç yıl önce Paris’te katıldığım bir konferansta şahit olmuştum. Simone de Beauvoir ve Virginia Woolf uzmanlarının bir araya geldiği bu konferansta ben de Beauvoir, Woolf ve Yesayan’ın eserlerindeki ekfrastik (resimbetimsel) anlatıları ele almış, bu estetik yazım biçiminin üç kadın gözünden nasıl toplumsal bir cevaba ve eleştiriye dönüştüğünü karşılaştıran bir sunum gerçekleştirmiştim. Etkinliğin Yesayan’ın bir zamanlar öğrencisi olduğu yerde gerçekleşiyor olması bir şey değiştirmiyordu elbette; salondaki neredeyse kimsenin Zabel Yesayan’a dair bir fikri yoktu. Eserlerin yakın okumasına başlamadan önce verdiğim kısacık biyografik bilgide ise çoğunluğu şaşırtan, bir Osmanlı Ermenisi kadının o dönemde kalkıp üniversite eğitimi almak için Sorbonne’a gelmesiydi; üstelik Virginia Woolf bile döneminin katı İngiliz kuralları sebebiyle Oxford ve Cambridge’de eğitim alamazken. Bu anekdotu belki şu an bir övünç kaynağı olarak anlattığımı, bu bilgiye şaşkınlığını gizleyemeyen pek çok farklı ülkeden akademisyeni görünce Yesayan ile nasıl övündüğümü düşünecek olabilirsiniz. Ancak aksini belirtmek isterim ki hayır; büyük resme baktığımız zaman bu övünülesi değil, aksine üzüntü duyulası bir durumdu. De Beauvouir ve Woolf’un metin analizleri konuşulurken, Yesayan’a dair tek ilgi çeken mesele yaşadığı dönemde Sorbonne’da eğitim almış olması mı diye zihnimde sorgulamaya başlamış ve bu sorumu yüzümde bir tebessümle dile getirmekten de geri durmamıştım. Hemen ardından bazı dinleyiciler Yesayan’ın hangi eserlerinin farklı dillere çevrilmiş olduğunu araştırmaya başlamışlar, incelediğim roman Sürgün Ruhum ve Yesayan edebiyatı hakkında sorular sormaya başlamışlardı bile. Aslında belki de şaşırmamalıydım çünkü zaten kendi toplumumuzda da Yesayan’ı kalıplaşmış bir feminizm anlayışıyla incelemeyi tercih edenler vardı. Bu anlayış Yesayan’ın yaşadığı tanıklıkları kabul ediyordu. Ancak çoğu zaten gün yüzüne doğru düzgün çıkmamış eserlerini inceleme vakti geldiğinde “bir kadın” olarak kadınlara dair yazdıkları, kadın hakları için ne yaptığı daha önem kazanan bir hal alıyordu çünkü Yesayan; aslında bir önceki yazımda da tartıştığım, günümüzde yaratılan Osmanlı Ermeni kadın feminizmi anlayışının öncü figürü haline getirilmişti. Bu da bir bakıma Yesayan’ı klasik Batı feminizmiyle özdeşleştirmekten pek ileri gidebilen bir yaklaşım değildi. Benim o günkü amacım ise Yesayan’ın metnindeki sözlü ve görsel anlatının kesişimlerini tartışmaktı, metinsel bu tartışma kendi adıma Yesayan edebiyatında yeni bir bakış açısı yakalamak için önemliydi, de Beauovoir ve Woolf ile bir eşitlik arayışı için değil.
Zabel Yesayan’ı sadece kadınları patriyarkaya karşı var etmek değil, gerek vilayetlerde gerek İstanbul’da bir parçalanış öncesi ve sonrasına içeriden tanıklık eden, bu tanıklığın ardında toplumsal varoluş arayan bir yazar olarak görüyorum. Sürgün Ruhum romanında, kadın bir ressamın tekrar İstanbul’a dönüp evini adeta bir galeriye çevirip kendi görsel eserlerini izleyerek bu etkileşimi sözel olarak tasvir ettiği kesitler; 1915 sonrası Ermeni entelijansiyasıyla bir araya gelişinde yaşadıkları ve hesaplaşmaları, içinde bulunduğu mücadelenin sanatsal bir eleştirisi olarak çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla sözel ve görsel tasvirlerin kişisel ve toplumsal durumun yorumlanmasında bu denli önem kazandığı bir metinde yalnızca kadın ressam Emma’nın romantik bir resmedilişinden bahsetmek hem yazara haksızlık hem de anlatının önem arz eden bir kısmını dışarıda bırakmak olur.
Dünyanın en ünlü kadın yazarlarının ortak meselelerinden birisi ataerkil düzende üretmek olmuştur. Bu Woolf için de Yesayan için de aynıdır. Ancak yaşadığı yıkıcı deneyimler, sürgün içinde savrulmasına rağmen hayatını yazar olarak sürdürüp ailesine bakması, kavar ve İstanbul’da yaşadığı tanıklıklar ile toplumsal çıkarımlarını edebi kurgu içinde işleyebilmesi Yesayan edebiyatını kendi başına önemli bir yere taşıyor. Bu noktada da Yesayan’ı yeni bir bakış açısıyla anlayabilmek için eserlerini kadın meselelerine dair görüşleri üzerinden değerlendirmenin yanında, Yesayan’ın İstanbul’dan kavara uzanan tanıklıkları ve bu tanıklıkların bireysel ve toplumsal yansımalarının tarihsel, sosyal ve kültürel açıdan değerlendirilmesinin önemini hatırlamak gerekli. Yesayan eserlerini böyle çok yönlü bir şekilde ele aldığımız zaman aslında Yesayan’ın feminizm anlayışını da daha iyi kavrayacağımızı ve bu kavrayışın tüm Ermenice kadın yazını ve Yesayan incelemelerine katkı sağlayacağını düşünüyorum.

