Zamansızlığa emanet bir ses: Alis Manukyan

Alis Manukyan, benim için öyleydi. Eminim, pek çok genç sanatçı adayına da ilham veren, onları kendi yaptığını yapmaya teşvik eden bir sanatçıydı. Son yıllarında artık pek görünmüyor, ne yazık ki sağlık sorunlarıyla uğraşıyordu. Gözden ırak olan sanatçılarımızın gönlümüzden, kulağımızdan ve duygularımızdan da ırak olmamasını diliyorum.
Yaklaşık 30 yıldır İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin solist sanatçılarından biriyim. Aynı kurumda pek çok farklı görev de üstlendim. Kısacası, bir opera sanatçısıyım. Üstelik Alis Manukyan’ın da harika bir kariyer inşa ettiği aynı kurumda.
Henüz çok gençken, Surp Haç Lisesi’nde öğrenciyken Alis Manukyan’ı ilk kez dinleme fırsatı bulmuştum. Okulumuza bilet gönderilmiş, piyangodan bana da bir bilet çıkmıştı. Seçilmiş on arkadaş, eski AKM’nin küçük salonuna girmiş ve koltuklarımıza oturmuştuk. Işıklar söndü, sahne aydınlandı. Piyanist Seher Tanrıyar ve soprano Alis Manukyan sahneye çıktı. Benim için, “Böyle şeyler sadece filmlerde olmuyormuş, gerçek hayatta da olabiliyormuş” dedirten bir tecrübeydi.
Alis Manukyan, bütün zarafeti ve güzelliğiyle; kostümünün ve mücevherlerinin ışıltısıyla yalnızca sahneyi değil, bütün salonu aydınlattı. Meğer hep böyle bir duruşu ve zarafeti varmış. Sonraki yıllarda izlediğim konserlerinde de buna tanık oldum. Büyük bir şans ve mesleki gurur olarak, birlikte aynı sahneyi paylaşma mutluluğuna eriştiğimde de… O konserin hayatımın akışına başka bir yön verdiğini söyleyebilirim.
Kırk yılı aşan kariyeri boyunca pek çok başrolde sahne almış, yurt içinde ve yurt dışında sayısız konser vermiş, ödüller kazanmış, Türkiye’nin ve İstanbul Ermeni cemaatinin sanat hayatına önemli katkılarda bulunmuş bir sanatçıydı.
Mayıs'ın başında vefat haberini aldığımda içimde gerçekten bir şey koptu. Neyse ki birkaç ay önce, kendisi için düzenlenen bir onur gecesinde karşısında şarkı söyleme mutluluğuna erişmiştim. İçimde kopan şey; gitgide uzaklaştığım gençliğim, kaybettiğim ustalarım, kilise korolarında geçirdiğim günler, eski İstanbul Ermeni cemaatine dair hatıralar, İstanbul’un eski zarafeti ve güzelliğiydi… Hepsi, acıtan bir hız ve güçle üzerime çarptı. Kendimi biraz daha eksik, yalnız ve “hiç” hissettim. Alis Manukyan bile artık yoktu.
Bazı insanlar için böyle bir his oluşuyor sanırım. Sanki hiç ölmeyeceklermiş, hep orada, bir yerlerde duracaklarmış gibi… Tuhaf.
İstanbul Ermeni cemaatinin yetiştirdiği, benim gözümde son büyük opera yıldızı artık aramızda değildi. Alis Manukyan, cemaatin gururuydu, konserleri başlı başına önemli bir olaydı.
Dinlediğim ilk resital onun sesindendi. Canlı izlediğim ilk opera olan Rigoletto’da da onun sesini dinlemiştim: Gilda rolünde… O Rigoletto temsilinin üzerinden 16 yıl geçtikten sonra ben de aynı sahnede Rigoletto’yu canlandırmıştım. Keşke birlikte Gilda-Rigoletto düeti yapabileceğimiz bir zamanımız olsaydı diye düşünmeden edemiyorum.
Onunla ilgili yazabileceğim daha pek çok hatıra ve paylaşabileceğim daha pek çok duygu var. Konserlerde sahne arkasında, hatta sahnede kulağıma eğilip yaptığı hınzır ve komik şakalar; beni dünkü çocuk gibi değil, bir meslektaşı olarak kucaklaması ve bana zarafetle yaklaşması… Bunlar hâlâ içimi ısıtıyor.
Biliyorum, yazı biraz hatıra defterini andırdı. Ama bizi belki bir, belki iki nesil daha hatırlatacak, yaşatacak olan da bu hatıralar değil mi?
Fakat ne gam… Bahsettiğimiz isim Alis Manukyan ise, o hatıralar zaten zamansızlığın ta kendisine emanettir.



