Şavarş Misakyan’ın Mimaroğlu’na yönelttiği tarihsel soru

Tarihçi Ümit Kurt’un “Kanun ve Nizam Dairesinde: Soykırım Teknokratı Mustafa Reşat Mimaroğlu’nun İzinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devlet Mekanizması” başlıklı yeni çalışması geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık’tan çıktı. Kurt, 24 Nisan 1915 tutuklamalarını ve devamındaki soykırımı “masa başında” uygulayan önemli bürokratlardan –daha sonra Danıştay Başkanlığı’na kadar yükselecek- Mustafa Reşat Mimaroğlu’nun hayatına, Ermenilerin sürülmesini nasıl meşrulaştırdığına ve sorguladığı Şavarş Misakyan ile “tarihsel” diyebileceğimiz karşılaşmasına odaklanıyor

Mustafa Reşat Mimaroğlu'nu ve hayatını hangi açılardan önemli buldunuz ve hakkında bir kitap yazmaya karar verdiniz?

Esasında bütün hikaye tarihçi David Ceserani’nin Adolf Eichmann biyografisi kitabıyla başladı. 
Malum Bir SS subayı olan Adolf Eichmann yüz binlerce Yahudi’nin ölüm kamplarına gönderilme emirlerini harfiyen uygulayan bir fail. İşin ilginç yanı, Kasım 1945’e, yani Naziler savaşı kaybedip, Müttefikler onları cezalandırmak için harekete geçene kadar Eichmann’ın adı, sanı kimsenin dikkatini çekmez. Bildiğiniz üzere bu durum Eichmann’ın İsrail istihbaratının düzenlediği bir operasyonla 1960’ta Buenos Aires’te yakalanıp Kudüs’e getirilerek bütün dünyanın gözü önünde yargılanmaya başlamasıyla değişir. Eichmann gerçekte eline bir kez bile silah almamasına, hiçbir Yahudi’nin canına kendi elleriyle kıymamasına rağmen tarihe “masabaşı katili (desk killer)” olarak geçer. 

1961’deki bu davayı New Yorker için yakından takip eden Hannah Arendt, kendisine yöneltilen sorular karşısında, hiçbir Yahudi’yi öldürmediğini, özel bir Yahudi nefreti taşımadığını, Yahudilerle bir sorunu olmadığını ve yalnızca kendisine verilen emirleri uyguladığını tekrar tekrar ifade eden Eichmann’ın cevaplarını “samimi” bulur, onun doğruyu söylediğini savunur. Arendt’e göre Eichmann tam da kendisinin tasvir ettiği gibi ihtirassız bir idarecidir; kolaylıkla başka biriyle yeri değiştirilebilecek geniş ve muazzam ölçekteki bir imha çarkının sadece ufak bir dişlisidir. O totaliter bir rejime tamamen kendisini ram etmiş memur/bürokrat/teknokrat zihniyetli, sıradan biridir. 

Oluşturmaya çalıştığım bu çerçevede Ermeni soykırımı bağlamında ele alınması gereken ve bu çalışmanın konusunu oluşturan tarihsel aktör olarak Mustafa Reşat Mimaroğlu karşıma çıktı. 

Kimdir Mustafa Reşat Mimaroğlu?

Mustafa Reşat, Dahiliye Nezareti’ne bağlı Kısm-ı Siyasi’nin Polis Müdürü genç bir bürokrat olarak, aynı şubede kendisiyle birlikte görev yapan diğer memurlarla birlikte Ermeni soykırımının fitilini ateşleyen 24 Nisan 1915 tutuklamalarının planlanması, organize edilmesi ve uygulanmasında etkin bir rol üstlenmiş, böylece siyasi karar alıcıların işini kolaylaştırmıştır. Mütareke sonrası yapılan yargılamalarda kendisine yöneltilen en büyük suçlama, tutuklanan kişilere sorguları sırasında işkence yapmaktır. Aynı Reşat, Talat Paşa’nın Ermenilere yönelik tehcir emirlerinin Anadolu’da örgütlenmesi ve uygulanması sürecinde aktif bir rol üstlenir. Doğu vilayetlerine yaptığı ziyaretlerde tehcir hadisesine yerinden eşlik eder ve bu süreci denetler. Tehcirin aksadığı bölgelere problem çözücü bir teknokrat olarak gönderilir, bu anlamda Talat’ın güvenine “mazhar” olmuştur. İlaveten, Mustafa Reşat tehcir edilen Ermenilerden kalan mal ve mülklerle ilgili de mesai harcar. 

Ermenice bilmesi, bu dile olan hâkimiyeti, çocukluğundan beri Ermeni toplumuyla komşuluk üzerinden geliştirdiği yakın ilişkiler ve cemaati bu sayede tanıması gibi özellikleri Talat Paşa’nın dikkatinden kaçmaz. Kaymakam, vali, idareci ve bürokrat olarak çıktığı bu yolda bir soykırım teknokratına evrilmiş, Ermenilerin imhası sürecinde kritik bir eşik olan 24 Nisan 1915 tutuklamalarını gerçekleştiren bürokrat olarak tarihe geçmiştir. Tamamen görev bilinciyle hareket eden, hiyerarşinin dışına çıkmayan, itaati esas alan bir zihin yapısı vardır. Ancak bu kariyerizmi ve görev bilincinin yanında onun eylemlerini vatanın ve milletin selameti ideali etrafında belirleyip yerine getirdiğini akılda tutmak gerekir. 

Esas itibarıyla yeni kurulan Cumhuriyet’in kadroları Mustafa Reşat gibi bürokratlarla doludur. Bu anlamda yeni rejimin bir “Failler Cumhuriyeti” olduğunu iddia ediyorum. Arşivlerde adı, sanı ve yaptıkları birkaç cümleyle anlatılan soykırım faili Mustafa Reşat Mimaroğlu işte bu yeni rejimin Danıştay Reisi’dir. Onca dosya yığını arasında ismi birkaç cümleyle geçmesine rağmen kariyeri ve eylemlerinin sonuçları onu tarihsel olarak önemli bir figür kılar.

Mustafa Reşat Mimaroğlu aslında bir İttihatçı olmasına rağmen Cumhuriyet rejiminde de kendisine önemli yerler buluyor. Bu hangi dinamiklerde mümkün oluyor? İttihatçı kadroların yeni rejimde görev alması olağandışı bir durum değil hatta belli açılardan da bir süreklilik var zaten ama bu hepsi için de geçerli değil. Mimaroğlu hangi dengeler içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün kadrolarında devam edebiliyor?

Bu soruya tarihsel bir anekdotla cevap vermeye çalışayım. 1981 senesinde Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım’a mutat ziyaretlerinden birini gerçekleştiren gazeteci-yazar Murat Bardakçı’ya bu sefer eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da eşlik eder. Bayar’ın Hayriye Hanım ile konuşurken göstermiş olduğu nezaket ve kendisine “Hanımefendi Hazretleri”, “irade buyurursanız” diye hitap etmesi karşısında bir hayli şaşırdığını belirten Bardakçı’nın, ziyaret sonrası dışarı çıktıklarında Bayar’a, “efendim, siz reisi cumhursunuz, neden bu derece saygı gösteriyorsunuz” diye sorduğunda aldığı yanıt, tarihe düşülecek not niteliğindedir: Bayar, Bardakçı’ya “kendisi şefimin refikasıdır” diye cevap verir.

İşte Celal Bayar’ın “şefi” Talat Paşa’nın tornasından çıkmış, ona her koşulda layıkıyla hizmet eden, onun ideallerini paylaşan, İttihat ve Terakki’ye göbekten bağlı teknokratlardan biri Mustafa Reşat. O ve onun gibiler Mustafa Kemal’in kurucu lideri olduğu yeni ulus devletin üst kadrolarında kendilerine yer bulmuşlar ve yeni rejimin konsolidasyonu sürecinde kilit roller üstlenmişlerdir.

Birçoğu Rumeli topraklarından gelen ve 1912 sonrası Balkanlar’daki yıkıma tanıklık eden bu kuşak mensupları, Mustafa Kemal’in her daim teveccühüne mazhar olmuştur. Talat’ın “adamları” bu eski İttihatçılar, Mustafa Kemal’in yeni kurduğu Cumhuriyet rejiminin elit sınıfını teşkil etmişlerdir. Bu bize soykırımın sadece yıkıcı değil aynı zamanda inşa edici, kurucu etkisini de gösterir. Bu kadrosal süreklilik, tarihçi Hans-Lukas Kieser’in iddia ettiği gibi, yeni Türkiye’nin sadece Talat’ın değil bu kişilerin de omuzlarında yükseldiğine işaret eder. Zira söz konusu teknokratların/bürokratların eylemleri, fikirleri yaşadıkları toplumun şekillenmesinde önemli roller oynamıştır.

Tabii burada söz konusu İttihatçı bürokratların, teknokratların ve memurların 1926’da İzmir Suikastıyla tasfiye edilen İttihatçı güruhtan kendilerini ayrıştırdığını ve o siyasi güç mücadelesinde sureci oldukça iyi okuyup kendilerini bundan uzak tuttuklarının da altını çizmek gerekir. 

Mülkiyeli bir imparatorluk bürokratı olarak memuriyet/bürokratik kariyerine başlayan ve Talat Paşa’nın soykırım teknokratı olarak tarif ettiğim Mustafa Reşat Mimaroğlu’nun yeni kurulan ulus-devletin, yani Cumhuriyet rejiminin kadrolarında kendine yer bulabilmesi ve Danıştay Reisliği gibi oldukça üst düzey bir göreve getirilmesi, yukarıda açımlamaya çalıştığım tarihsel bağlamdan bağımsız düşünülemez. Bu minvalde uzun bir süredir ilgili literatürü meşgul eden Erik Jan Zürcher ve Feroz Ahmad gibi iki önemli tarihçinin tartıştığı İT-Cumhuriyet rejimleri arasındaki düşünsel, ideolojik ve kadrosal sürekliliklere veya kopuşlara ilişkin olarak, partili-memur Mustafa Reşat Mimaroğlu gibi alt-orta ölçekli teknokratların hayat hikâyeleri, kariyerleri ve eylemlerinin analizinin daha somut veriler sunduğu kanaatindeyim. 

Talat, Enver, Cemal, Bahaeddin Şakir, Dr. Nazım, Ziya Gökalp, Dr. Reşid vb. gibi İTC hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan, katliamları organize eden ve “ideolojik elitler” olarak temayüz eden faillerin yanında Mustafa Reşat, Ali Rıza Öğe, Hüseyin Aziz Akyürek vb. gibi ideolojik motivasyonlarla hareket etmekten ziyade imha siyasetinin teknik ve bürokratik işleyişini ve verimliliğini sağlayan “teknokrat faillere” odaklanmak, Ermeni soykırımının diğer kolektif şiddet olayları ile karşılaştırılması açısından literatürde yeni patikalar açabilir. 

Benzer isimleri de saysak, yeri gelmişken..

Örneğin, Mustafa Reşat Mimaroğlu ile benzer bir kariyer patikasına sahip ve onunla mesai arkadaşı olan bürokratlardan bir diğeri Hüseyin Aziz Akyürek’tir. 1882 doğumlu Hüseyin Aziz, Mustafa Reşat gibi 1899’da Mülkiye’den mezun olduktan sonra 1903’te Şura-yı Devlet Mülkiye Dairesi’nde memur olarak çalışmaya başlar. İttihat ve Terakki üyesi olarak birkaç kazada kaymakamlık görevi yürüttükten sonra 6 Ağustos 1914’te Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Siyasi Kısım yardımcılığına atanır ve böylece Mustafa Reşat’ın yardımcısı olur. Aynı Akyürek, 24 Nisan 1916 tarihinde terfian ve asaleten Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’ne tayin edilir. Kendisinin bu görevdeyken Enver Paşa tarafından Kasım 1913’te Harbiye Nezareti’ne bağlı olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk beş idarecisi arasında yer aldığı iddia edilir. Mütareke sonrası, 27 Nisan 1919’da Divan-i Harbi Örfi’nin gıyabında yargıladığı İttihat ve Terakki yöneticileri arasındadır. Hüseyin Aziz Bey, Teşkilat-ı Mahsusa’nın harp devresindeki eylemlerinden sorumlu tutulur. Bu sırada kendisi Almanya’da firaridir. Ağustos 1920’de hakkındaki yargılamalar Divan-i Harbi Örfilerin kaldırılmasıyla son bulur. 24 Eylül 1922’de Yunan işgalinden yeni kurtarılmış Saruhan sancağına mutasarrıf olarak atanır. Akabinde Ağustos 1923’te İzmir valisi ve Aralık 1924’te İzmir Belediye Başkanı olur. 1927 genel seçimlerinde Erzurum mebusu seçilen Hüseyin Aziz Bey, 1946’ya kadar Meclis’tedir. 29 Mayıs 1947 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclis Başkanlığı’nda görev alır.

Ondan önceki İzmir valisi Mustafa Abdülhalik Renda, Bitlis Ermenileri’nin tehciri ve katliamından sorumlu bir diğer soykırım faili ve bürokratıdır. 1916’da Halep valisi olan Mustafa Abdülhalik Bey buradaki Ermenilerin Der Zor’a tehcir edilmesi işini büyük bir coşku ve iştiyakla yerine getirmiştir. Eylül 1922’deki İzmir yangınından sonra Talat Paşa’nın en güvendiği bürokratlardan olan bu iki ismin şehri yönetmesi şaşırtıcı değildir, zira Mustafa Reşat dahil olmak üzere bu üç teknokrat da Talat’ın ekibinden/takımından/okulundan kişilerdir, onun “mezunları”dır. Mustafa Abdülhalik Renda da, Talat Paşa kontenjanından Cumhuriyet rejimi kadrolarında vali, bakan, milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı gibi üst düzey makamlarda kendisine yer bulmuştur. 

Şavarş Misakyan

Mimaroğlu'nun Ermenice biliyor olması dikkat çekici. 24 Nisan 1915 tutuklamalarını da masa başından sevk ve idare eden isimlerden birisi. Ancak o gece, yani 24 Nisan gecesi Şavarş Misakyan bulunamıyor ve uzunca bir süre saklanıyor. Yakalandıktan sonraki sorgusu ile ilgili olarak Mimaroğlu'nun kendisi hakkındaki iddialarına da yıllar sonra yanıt veriyor Misakyan. Kitabınızın en ilginç bölümlerinden birisi burası bence. Burada sanki tarihsel bir karşılaşmadan söz edebilir miyiz?  Aralarındaki diyalog da çok dikkat çekici çünkü. Yani Misakyan'ın sorguda “Madem Ermeni komitacılar suçluydu. bütün halkı yakacağınıza ve çöllere kadar süreceğinize bir tek onların peşine düşseydiniz" demesi ve Mimaroğlu’nun yanıtı...

Kesinlikle “tarihsel bir karşılaşma” bu. Bence çok iyi ifade ettiniz. Esasında bu karşılaşma bir anlamda her iki “taraf”ın Ermeni sorununu nasıl ele aldığını da ortaya koyuyor. Bir fail ile onun kurbanının da karşılaşması bu bir anlamda. Mustafa Reşat’ın Ermenilerin kendi sözleriyle ‘ihanetine’, faaliyetlerine yönelik bütün iddialarına ve ortaya koyduğu tarihsel anlatıya bir cevap niteliğinde Misakyan’ın hatıratı. Dolayısıyla burada bu kitabin önemli kaynaklarından biri olan Mustafa Reşat’ın Gördüklerim ve Geçirdiklerim başlıklı hatıratıyla, Misakyan’ın anılarının da karşılaşmasına, yüzleşmesine tanık oluyoruz.

Gerek Mustafa Reşat’ın gerekse  Ali Rıza Öğe’nin anılarını kaleme aldıklarını, bunları tefrikalar halinde 1935 Mart’ında dönemin gazetelerinden Zaman’da yayımlandıklarını öğrenen ve mütarekeden sonra Paris’e yerleşmiş olan Şavarş Misakyan, bu hatıralarda kendisiyle ilgili bölümlerde yazılanlara ve iki tarafın iddialarına aynı yıl gazetesi Haraç’ta kendi anılarını yayımlayarak cevap veriyor. Misakyan, yakalanmasından sorguya çekilmesine, oradan askeri mahkemeye çıkarılmasına ve mütareke döneminde serbest bırakılmasına kadar olan sürece dair Mustafa Reşat ve Ali Rıza’nın anlattıklarının asılsız ve mesnetsiz ithamlar olduğunu en başından ifade ediyor. Akabinde bu iddialara tek tek cevap veriyor. Misakyan’ın hatıratı, 24 Nisan 1915 operasyonunda Mustafa Reşat’ın ne derece etkin ve kilit bir rol oynadığını göstermesi ve en başında çerçevesini çizmeye çalıştığımız Mustafa Reşat özelinde “soykırım teknokratı/bürokratı” kavramının somutlaşması ve içinin doldurulması bakımından önem arz ediyor. 

Sizin de belirttiğiniz gibi türlü işkencelerden geçtikten sonra yaklaşık üç ay komiserliğin hapishanesinde kalan Şavarş Misakyan, sorguların birinde Mustafa Reşat’a “Madem Ermeni komiteciler suçluydu bütün halkı yakacağınıza, çöllere kadar süreceğinize bir tek onların peşine düşseydiniz” dediğinde, Mustafa Reşat Bey’in kendisine verdiği cevap, tarihe not düşülecek nitelikte: “Yara kangren olmuştu… Hınçak, Taşnak bunların hiçbirinin benden gizlisi saklısı olamaz. Ne yaptıysak olmadı, beş yaşındaki çocuk büyür aynı yolda devam eder. Şimdi Suriye’de rahat edersiniz, Araplar daha iyidir, gidin onlarla anlaşın.” 

İkili arasında geçen bu diyalog, bir polis müdürü ve bürokrat/memur olarak Mustafa Reşat’ın “Ermeni Sorunu” ile ne derece haşır neşir olduğunun göstergesi aslında. İlaveten, Mustafa Reşat Bey’in meseleyi tanımlarken ve sorunu kendi dağarcığıyla teşhis ederken seçtiği ve kullandığı kelimeler, karar verici siyasi aktörlerin emri altında çalışan bir bürokratın/teknokratın zihniyetini anlamamız açısından çarpıcı. Talat Paşa’nın ifadesiyle “kamilen izale edilmesi gereken bir gaile” olan Ermeni meselesi, ona mutlak itaatle yükümlü teknokrat Mustafa Reşat için kangren olmuş bir yaradır; bu yaranın/gailenin tamamen ortadan kaldırılması için tek çare kesip atılmasıdır. Biri siyasetçi diğeri bürokrat/teknokrat olan bu iki tarihi kişiliğin bu meseleye yaklaşımlarındaki zihinsel süreklilik dikkate değer. İşte raison d’état, yani devlet aklı dediğimiz kavram tam anlamıyla bu şekilde vücut bulur. 

Mimaroğlu yıllar sonra Ermeni katliamında yanlış işler yapıldığını kabul ediyor mu yoksa, tüm bu icraatı haklı bulan bir pozisyonda mı sürdürüyor hayatını?

“Benim suçum yoktur; sırf vazifesini kanun ve nizamlar dairesinde yapmış bir memurdan başka bir şey değilim.” Mütareke sonrası gözaltındaki sorgusunda kendisine yöneltilen suçlamalara bu cevabı veriyor Mustafa Reşat Mimaroğlu. O, her memur, bürokrat veya teknokrat gibi, kanunlar ve yönetmelikler neyi gerektiriyorsa görevini o şekilde yapmakla, üstlerinin emirlerini ve talimatlarını sorgusuz sualsiz yerine getirmekle yükümlüdür. Zira, Ahmet Emin Yalman’ın da vurguladığı üzere, “kanundan kıl kadar ayrılmaya razı” olmayan bir devlet memurudur. 

Ancak Mustafa Reşat’ın yukarıda anlatmaya çalıştığımız eylemlerine bizatihi hatıratının merceğinden baktığımızda, yapıp ettiklerinin, tercihlerinin ve bunların sonuçlarının farkında olduğunu gözlemlemek mümkündür. Adolf Eichmann da hiçbir zaman anti-semit olmadığı, hassas doğasının ceset ve kan görmeye dayanamadığı, kişisel olarak Yahudilerin imhasıyla bir ilgisinin bulunmadığı, görev tanımının olanı ve biteni gözlemlemek ve üstlerine rapor etmek olduğu savunmasına sığınmıştı. 

Mustafa Reşat’ın 24 Nisan’da tutuklanan Ermeni aydınları ölüme gönderen eylemleri, onun için modern bir bürokratik organizasyonda adeta sıradan idari işlemlerden biridir. Bu anlamda Weber’in modern bürokrasi için kullandığı “demir kafes” metaforunun Mimaroğlu için geçerli olduğunu söylemek güçtür zira ona verilen görevi layıkıyla yerine getirmek için oldukça istekli ve bilinçlidir, hatta kendisini bu hususta yetkili hisseder. 

Ermeni soykırımını tarihsel bir bağlama oturtarak soykırımın nasıl bir süreç sonucunda, hangi idari mekanizmalarla mümkün kılındığını; bu mekanizmaların başındaki teknokratların, karar vericilerin işini nasıl kolaylaştırdığını ve en önemlisi bu felaketin modern bir bürokratik yapıda husule geldiğini anlamak için Mustafa Reşat Mimaroğlu’nu ve eylemlerini irdelemek önemlidir. Burada esas mesele orta ölçekli bir bürokratın soykırım çarkının nasıl istekli ve gönüllü bir dişlisi olduğunu anlamaya çalışmaktır; olayın zorluğu ve bam teli tam da burada düğümlenir. 

Son tahlilde Mustafa Reşat, Ermenilerin başına gelen felakette doğrudan oynadığı rol ve üstlendiği vazife ile ilgili herhangi bir pişmanlık emaresi göstermeyen, hatta yaptıklarının ve yapılanların bilincinde olup bunlarla övünen, “vatana hizmet etmek” gibi kutsal bir görevi yerine getirdiğine inanan bürokrat bir Cumhuriyet elitidir. Esas itibarıyla Mustafa Reşat Mimaroğlu’nun hayat hikâyesi ve özellikle soykırım sonrası kariyeri, Mustafa Kemal liderliğinde, aralarında mebzul miktarda İttihatçı bulunan, o dönemki adı ve sanıyla Kemalist kadroların şekillendirdiği yeni ulus devletin bir “Failler(in) Cumhuriyeti” olduğunu, net, açık ve somut bir biçimde gözler önüne serer.  

Yeni modern ulus devlet ve Cumhuriyet rejimi, Şükrü Kaya, Tahsin Uzer, Abdülhalik Renda, Ali Rıza Öğe, Zeynel Abidin Özmen, Hüseyin Aziz Akyürek, Esat Uras ve Mustafa Reşat Mimaroğlu gibi üst, orta, alt-orta ve alt ölçekli bürokrat-teknokrat kadroların teşkil ettiği bu kuşağın emeği, mesaisi, çabaları, eylemleri ve zihniyeti üzerine oturur. Mustafa Reşat başta olmak üzere söz konusu şahsiyetler “emeklerinin” karşılığını fazlasıyla almışlardır

Ümit Kurt (Foto: Miran Manukyan)

Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde de resmi görevlerde bulunuyor ve gözlemlerini paylaşıyor. Buradaki pozisyonu nedir? 

Mustafa Reşat’ın bu husustaki pozisyonunu kitapta “Cumhuriyet Dönemi ve Şark Teftişi” başlıklı bölümde detaylandırmaya çalıştım. Mustafa Reşat, 1923’te Dahiliye Vekaleti tarafından Diyarbakır’a İkinci Sınıf Mülkiye Müfettişi olarak atanıyor. Öncelikli müfettişlik merkezi Siirt. İlaveten Bitlis, Genç, Muş, Van ve Hakkâri, mıntıkası dahilinde. Daha sonra buralara Diyarbakır, Mardin ve Siverek ekleniyor. Mustafa Reşat Bey’in Doğu vilayetlerine dair bilgisi ve gözlemleri dikkat çekici. Etnografik çalışma yapan bir araştırmacı gibi görev yaptığı, gezdiği, gördüğü ve geçtiği yerler hakkında tafsilatlı bilgiler topluyor. Buraların demografik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapısına ilişkin önemli notlar alır. Bu bölgeleri köy köy, kasaba kasaba, mezra mezra bilir.

Bir müfettiş olarak topladığı bilgiler, edindiği gözlem ve izlenimler ileriki dönemlerde devletin doğu vilayetlerinde uygulayacağı siyasalar için temel teşkil eder. En azından bu bölgelerin zemin etüdünü yapan Mustafa Reşat’ın, bir hayli oryantalist-medeniyetçi ve modernist olan izlenimleri var. Mimaroğlu bu bölgeleri hükümetin nüfuzunun işlemediği, giremediği; geliştirilmesi, bayındır hale getirilmesi, “ıslah edilmesi” ve “medenileştirilmesi” gereken yerler olarak tasvir eder.

Mustafa Reşat’ın Kürt coğrafyasına dair raporlarında yer verdiği gözlemlerin ve benimsediği yaklaşımın devletin bölgeye ve Kürt sorununa bakışında 1990’ların sonuna kadar hakim olduğunu söylemek mümkündür.

Ne diyor bu konuda?

Yaklaşımının temelinde Kürtlerin meskun oldukları coğrafyadaki feodal aşiret yapısından mustarip oldukları, ekonomik olarak azgelişmiş, medeniyetten yoksun bir yapıda hayat sürdükleri; devletin bölgeyi sosyo-ekonomik politikalar çerçevesinde kalkındırması, ekonomik faaliyetlerin modernizasyonu ve bölge halkının ıslahıyla bu sorunların giderilebileceği anlayışı var. Bu nedenle Kürtlerin neredeyse 19. yüzyılın sonundan günümüze kadar süregelen demokratikleşme eksenindeki reform talepleri bu ekonomik indirgemeci, merkeziyetçi, modernist ve devletçi akıl/zihniyet tarafından boğulmuştur. Mustafa Reşat Mimaroğlu bu zihniyetin ilk tohumlarını atmış, bir anlamda onun harcını karmış ve ona bolca da mühimmat sağlamıştır. Bu zihniyet devamlılığının devletin bekası paydasında buluştuğunun altını çizmek gerekir. Bilhassa Kürtlerin güvenli, huzurlu, eşit vatandaşlık temelinde yaşama ve bunun anayasayla garanti altına alınması gibi talepleriyle Ermenilerin Abdülhamid döneminden İttihat ve Terakki’ye kadar olan süreçteki reform talepleri ciddi benzerlikler ihtiva eder. Haddizatında Mustafa Reşat’ın teknokrat kimliğinde somutlaşan ve temsil edilen, devletin Kürt meselesine ilişkin hâkim paradigması ve bunun etrafında şekillenen politikaları, öncesinde Ermeniler özelinde tehcir, taktil ve imha; Kürtler söz konusu olduğunda ise şiddetle bastırma, baskı, imha, inkâr ve asimilasyon olmuştur. Devlet zihniyetindeki bu sürekliliğin ilk eskizlerini çizenlerden biri Mustafa Reşat’tır.

Hatıratında yer verdiği bütün bu tafsilatlı raporları, layihaları ve bilgileri; Tanzimat’tan beri devlet ricalinin ve bürokrasisinin Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik merkeziyetçi, modernist, ehlileştirici, ıslah edici ve medenileştirici söylemlerini ve siyasalarını benimsediğini düşündüğümüzde, Mustafa Reşat Bey’in Kürtlerin sistematik asimilasyonunu amaçlayan bir etno-demografik sosyal mühendislik projesi olan, başta 25 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı olmak üzere, yukarıda bahsi geçen Umumi Müfettişlik raporlarının, 14 Haziran 1934 tarihli İskân Kanunu’nun ve 1935 Tunceli Kanunu’nun altyapısının/zemininin temellerini atan bürokratlardan biri olduğunu iddia etmek zor değildir. Mimaroğlu’nun, bu bölgelerin etnografik, antropolojik, demografik, jeolojik, ekonomik ve toplumsal özelliklerine ilişkin bilgileri, verileri içeren, İçişleri Bakanlığı’na sunduğu raporların, Zafer Toprak’ın vurguladığı üzere, Dersim “harekâtı” öncesi ve sonrası toplumsal yapıyı gözler önüne serdiğini de iddia etmek mümkündür.

Zira Necmeddin Sahir Sılan Arşivi ile Doğu Raporları karşılaştırıldığında, Sılan’ın Tunceli (Dersim) vilayeti ve kazalarına ilişkin hazırladığı raporlar ve bu raporlarda sunduğu bilgi repertuvarı, kendisi gibi bir teknokrat/bürokrat olan Mimaroğlu’nunkilerle somut benzerlikler içerir. Bu anlamda Mustafa Reşat’ın topladığı ve siyasi elitlere sunduğu geniş bilgilerin “Şark Sorunu”na ilişkin önemli ipuçları sağladığını söyleyebiliriz. Zaten Dersim başta olmak üzere bahsi geçen bölgelerde 1927’de Umumi Müfettişlikler kurulur.

Umumi Müfettişler de tıpkı Mustafa Reşat Bey gibi, İçişleri Bakanlığı’na bölgenin durumuna ilişkin raporlar sunarlar. Memleketin “geri kalmış” bölgelerindeki “ıslah” çalışmalarını denetleyen, Kürt sorunu ile yakından ilgilenen, memleket sathında örgütlü bir bürokratik ağın, merkezi devlet gücü ve otoritesinin tesisi için uğraşan umumi müfettişlerin, Mustafa Reşat Mimaroğlu’nun çalışmalarından, raporlarından istifade ettiğini ve ondan ilham aldıklarını gözlemlemek mümkündür. Yeni kurulan Cumhuriyet’in siyasi ve idari kadrolarının bölgeye yönelik kolonyal yaklaşımı, bu coğrafyayı onlar nezdinde adeta zapturapt altına alınması ve fethedilmesi gereken bir “mekân” haline dönüştürmüştür. 19. yüzyıla uzanan bir geçmişe sahip, bölgeye yönelik bu dahili/yerli/iç sömürgeci yaklaşımın bürokratik ve idari payandalarının, sütunlarının teşekkülünde bir teknokrat memur olarak Mustafa Reşat’ın Dahiliye Vekaleti’ne sunduğu raporları ve kendisinin bu coğrafyaya ilişkin yaklaşımı önemli rol oynar. 

Mustafa Reşat Bey’in memurluğunun ilk döneminden beri neredeyse takıntılı biçimde eleştirdiği ve Doğu/Güneydoğu bölgelerindeki en başat sorun olarak gördüğü aşiretlere dayalı feodal düzen, 1938’de Dersim’de gerçekleştirilen “tedib” hareketiyle ilga edilir. Bu bölge, Mimaroğlu’nun layihalarında defaatle belirttiği üzere, devletin kontrolünde, bir toplum ve etnisite mühendisliği etrafında “modernleştirilir.” Devletin bölgeye yönelik yaklaşımındaki ve buna bağlı olarak uygulamaya koyduğu siyasalardaki devamlılık ve süreklilik dikkat çekicidir. Bu meseleye ilişkin raison d’etat Mustafa Reşat gibi bir bürokratta somutlaşır.


Kategoriler

Dosya


Yazar Hakkında

Yetvart Danzikyan

KARDEŞÇESİNE