ESKİ ALIŞKANLIKLAR KOLAY ÖLMEZ
Ermenistan-Azerbaycan barış sürecinde stratejik muğlaklık
Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki barış süreci, paralel ancak çelişen dinamiklerin aynı anda işlediği paradokslarla dolu bir noktaya ulaşmış durumda.
Bir yandan, neredeyse her hafta, çok kısa bir süre öncesine kadar tahayyül edilemeyecek türden temaslar gerçekleşiyor ve yeni işbirliği adımları atılıyor. 2025’in son ayları bu anlamda bir takım önemli gelişmelere tanıklık etti: Azerbaycan üzerinden transit geçen ilk mallar Ermenistan’a ulaştı; Ermenistan’ın Azerbaycan’dan enerji satın almasıyla iki ülke arasında otuz yıl sonra ilk ticaret gerçekleşti. Yine bu süre zarfında, geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde benzeri görülmemiş bir düzeyde, her iki ülkeden uzmanların katılımıyla iki sınır ötesi ziyaret düzenlendi.
Süreç ilerlerken, iki ülke liderleri arasında kısa süre öncesine kadar hayal dahi edilemeyecek bir şekilde, her ne kadar tutarsız, kesintili ve dolaylı olsa da kayda değer bir söylemsel yakınlaşma dinamiği ortaya çıkıyor.
Söz konusu yeni ilişki dinamikleri, her şeyden önce şiddet eylemlerinin belirgin bir şekilde sönmüş olmasına dayanıyor: neredeyse iki yıldır iki ülkenin sınırları boyunca herhangi bir hadise ya da can kaybı yaşanmadı. Oysa daha bir yıl öncesinde Azerbaycan’ın Ermenistan’ı işgal senaryosu ciddi bir ihtimal olarak tartışılıyordu.
Bu yeni ilişki dinamikleri aynı zamanda, her iki tarafın herhangi bir arabulucu olmaksızın, kendi aralarında müzakere ettikleri ve Ağustos 2025’te paraf atarak yayınladıkları normalleşme anlaşmasının metnine de dayanıyor. Geçmişte dışarıdan aktörlerin rol oynadığı devlet sınırlarının belirlenmesi gibi süreçler, artık bu aktörler olmadan yürütülüyor.
Bununla birlikte süreç hâlâ dış müdahaleye ihtiyaç duyuyor gibi görünüyor; Ağustos 2025’te ABD Başkanı Donald Trump’ın Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ı Beyaz Saray’da bir araya getirmesi bunu gösterir nitelikteydi. Her iki devlet de, Uluslararası Barış ve Refah için Trump Yolu (TRIPP) olarak bilinen, Azerbaycan ve Türkiye’nin ise “Zengezur Koridoru” olarak adlandırdığı, kritik öneme sahip güney transit hattının hayata geçirilmesinde ABD’nin kapasitesine bel bağlamış durumda.
Kayda değer bir diğer konu da, süreç devam ederken, ne Bakü ne de Yerevan’ın karşı tarafın Rusya ile ilişkilerindeki sorunları rekabet amaçlı bir kaldıraç olarak kullanmamış olması. Zira rekabete dayalı bu dinamik, uzun yıllar Kremlin’in ipleri kendi elinde tutmasına olanak sağladı.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, iki devlet arasında yeni ve barışçıl ilişkiler geliştirmeye yönelik daha önce benzeri görülmemiş nitelikte, yeni ve kararlı görünen adımlar atıldığını söylemek mümkün.
Yatay gerilimlerden dikey gerilimlere
Bununla birlikte, bu süreçle yeni bir düzenin kurulduğunu ya da bölgesel bir mimarinin inşa edildiğini ilan etmek için henüz çok erken. İçinde bulunulan an, derin biçimde eşiksel; henüz şekillenmemiş ve öngörülemez bir nitelik taşıyor.
Bu noktada, bilhassa devletararası anlaşmaya sadece paraf atılmış olduğunu ve anlaşmanın henüz imzalanmadığını vurgulamak gerekiyor. İmzalar atılana kadar geçecek süre zarfında pek çok gelişme yaşanması mümkün. Söz konusu anlaşmanın imzalanması için Azerbaycan halen, Ermenistan’ın anayasasını değiştirmesini şart koşuyor. Bu da, ülkede nasıl sonuçlanacağı öngörülemez bir anayasa referandumu beklentisiyle sürecin daha karmaşık ve belirsiz bir hâl almasına davetiye çıkarıyor.
Bu yeni dinamiklere dair en çarpıcı özellik ise, iki devletin elitleri arasında yapılan anlaşma ile her iki ülkede elit-toplum ilişkileri arasındaki uyumsuzluk. Yeni barış çağı, iki ülkede de iç gerilimlerin yoğunlaştığı bir döneme denk gelerek, bu dönemin ayrılmaz bir parçası olageldi. Söz konusu gerilimler, rejimlerin doğası gereği her iki ülkede farklı biçimlerde tezahür ediyor.
Azerbaycan’da, barış anlatılarının benimsenmeye başlandığı bu döneme, gazetecilere, akademisyenlere ve aktivistlere; muhalefet liderlerine; halihazırda sürgünde yaşayan, düzene uyum sağlamayı reddeden kişilerle sivil toplumun önde gelen isimlerine yönelik yoğun bir baskı, gözaltı ve kriminalizasyon dalgası eşlik ediyor. Uzun yıllardır süregeldiği üzere, Ermenilerle temas içinde olmak, halen muhalif kesimleri susturmak için bir araç olarak kullanılıyor. Örneğin, genç akademisyen Bahruz Samadov, Ermenilerle temaslarından dolayı, tamamen uydurma bir suçlama olan vatana hıyanet suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış durumda.
Ermenistan’da ise, ülkedeki parçalı ve kusurlu demokrasi ve bununla birlikte İkinci Karabağ Savaşı’ndaki yıkıcı yenilgi nedeniyle daha farklı bir dinamik söz konusu. Bu yenilgi, ülkenin liderliğine “Gerçek Ermenistan” şiarıyla ulusal kimliği yeniden tanımlayan iddialı bir çerçeveyi dayatması için alan açmış oldu. Bununla birlikte, bu yeni kavramı sorgulayanlar ya da bu tanımın dışında kalanların da susturulduğu bir alan. Bazı yerel aktivistler, devlet ve iktidar partisi arasındaki sınırların giderek silikleştiğine dair endişelerini dile getiriyor ve iktidarın bir kişinin elinde toplanması riskinin baş gösterdiğine işaret ediyor.
2020-2023 döneminde topraklarla ilgili ihtilafın kesin surette çözüme kavuşmuş olması, iç siyasette yeni bir huzursuzluğa yol açmış görünüyor. Söz konusu toprak ihtilafının çözümü, sadece kanıksanması ve kurumsallaştırılması gereken yeni bir bölgesel ve uluslararası düzene ihtiyaç duymuyor. Aynı zamanda her iki toplumun kendi içinde yeniden bir toplumsal akit ortaya koymasını da gerektiriyor.
Değişimin ikilemi
Çatışmanın gerilemesiyle dikkatlerin yeniden iç siyasete yönelmesi elbette şaşırtıcı değil. Zira, gerek Ermenistan gerekse Azerbaycan, on yıllar boyunca, kamuoyunda ya barışla ilişkilendirildikleri bir değişim beklentisi yarattılar ya da bu çatışmayı yurttaşlarını disipline etmek maksadıyla kullandılar. Dolayısıyla, değişime dair ihtimaller Ermenistan ve Azerbaycan hattında çok farklı anlamlar taşıyor.
2018 yılında “Kadife Devrim” ile iktidara geldiğinden beri, Başbakan Paşinyan’ın vaatleri ve imajı büyük ölçüde değişim üzerine inşa edildi. Ermenistan’ın felaketle sonuçlanan yenilgisine rağmen, ve belki de tam da bundan dolayı, Paşinyan, Ermeni kimliğinin yeniden kavramsallaştırılması gündemini iddialı bir biçimde öne sürebildi. Kendisine muhalif kesimler açısından ise bu durum, yenilginin ve toprak kaybının onur kırıcı biçimde kabullenilmesi anlamına geliyor. Böylesi bir durumda, Paşinyan’ın siyasi meşruiyeti, barış sürecinin ilerlemesinden ve bu sürecin etkilerinin gündelik yaşamda hissedilir olmasından geçiyor.
1990’lı yılların başından beri Azerbaycan ve Türkiye tarafından abluka altında tutulan Ermenistan, ticaretin yeniden başlamasından şüphesiz kazanç sağlayacaktır. Zira, Ermenistan yetkilileri de anlaşmaya nihai imzaların gecikmeden atılmasına dair arzularını gizlemiyorlar. Buna karşılık, Karabağlı Ermeni mülteciler ve sivil toplum savunucuları gibi toplumsal kesimler, savaş suçlarının uluslararası mahkemelerde kovuşturma konusu edilmesinin yasaklanması gibi bazı anlaşma koşullarına ilişkin tereddüt içindeler.
Diğer taraftan, Azerbaycan’da ise birçok açıdan tam tersi bir bağlam söz konusu. Her ne kadar, kamuoyu yoklamalarına dayanan bilgiler bulunmasa da, 2014 ve 2023 yılları arasında yoğun bir şekilde süren sınır hattındaki şiddet olaylarının ardından toplumda genel bir savaş yorgunluğu olduğu hissediliyor. Buna karşılık, teyakkuz ve militarizm çağrıları daha ziyade elit çevrelerden ve onların desteklediği kesimlerden yükseliyor.
Bu durum, halen ortalıkta dolaşmaya devam eden “Batı Azerbaycan” vizyonu için de geçerli.
Bu geriye dönük yayılmacı (retro-irredantist) söylem, Sovyet Ermenistanı’ndan gelen Azeri mültecilerin geri dönüş hakkını uluslararası kamuoyuna duyurmayı hedeflerken, iç kamuoyuna yönelik olarak da, Ermenistan’ı kaybedilmiş bir Azerbaycan anayurdu olarak yeniden tanımlamak suretiyle, toprak ihtilafı çözüm sürecinin henüz nihayete ermediği mesajını veriyor.
Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü nihai ve kesin surette yeniden tesis etmiş olduğu bir bağlamda, “kaybedilmiş topraklar” söyleminin sürekli dile getirilmesi, çatışmadan beslenen tanıdık ve denetlenebilir siyaset biçimlerini ayakta tutan zihinsel ve siyasal alışkanlıkları yansıtan bir refleks gibi düşünülebilir. “Batı Azerbaycan” sloganı altında neyin amaçlandığı ya da planlandığına dair tartışmalar özünde, Azerbaycan liderliğinin karşı karşıya olduğu daha derin bir ikilemi perdeleyen bir dikkat saptırmaya işaret ediyor.
Barışın tam manasıyla kök salabilmesi için “toplumsallaştırılması” gerekir; bu da barışın kabul gören, onaylanan ve artık bir tehdit olarak algılanmayan bir kavram haline getirilmesini ve aynı zamanda toplum tarafından deneyimlenen bir olguya dönüştürülmesini gerektirir. Azerbaycan’ın otoriter bağlamında bu durum, siyaset “toplumsallaştırılmadan” barış nasıl popülerleştirilebilir sorusunu doğuruyor.
Bu soruya verilen yanıtların odağında, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki barış görüşmelerini de domine eden bir gündem başlığı olan “bağlantısallık” kavramı yer alıyor. Esasında, bağlantısallık kavramı halihazırda pozitif barış için sunulan tek vizyon. Dolayısıyla makro ölçekli altyapılara ve metalaştırılmış yatay bağlara vurgu yapması bir tesadüf değil. Bağlantısallık, toplumsal alanlar ve aktörler arasında örülecek ağlar üzerinden hayata geçen ve yayılan bir etkileşim alanı olarak kurgulanmıyor.
Barış kavramının stratejik muğlaklığı
Tüm bunların sonucu olarak Ermenistan-Azerbaycan barış sürecini bir stratejik muğlaklık olarak okumak mümkün. Nihayetinde, devletlerin kendi tekelinde tuttuğu işlevsel ve kademeli etkileşimlerle ilerleyen, özenli bir koreografiyle sahnelenen, bolca reklamı yapılan, elitler tarafından yönetilen bir süreç söz konusu. Stratejik anlatılara bakıldığında, bağlantısallık ve ticari üs olma gibi kavramların ön plana çıkarıldığı, bir takım yerel, bölgesel ve küresel devletlerin ve çok taraflı aktörlerin dahil olduğu kapitalist bir barış anlayışı ortaya çıkıyor.
Buna paralel olarak ise, ihtilafın kendisi, Ermenistan’da muhalefeti itibarsızlaştırmak, Azerbaycan’da ise muhalif kesimleri disipline etmek için başvurulan kullanışlı bir araç olarak elit iktidara güç vermeye devam ediyor.
Ermenistan’da ana muhalefet; geçmiş dönemin iktidar partisi, Ermenistan devlet başkanlığı görevini yürütmüş olan partinin eski liderleri Robert Koçaryan ve Serj Sargsyan, Azerbaycan’la ihtilafı yönetmedeki başarısız stratejileriyle özdeşleştiği müddetçe, Başbakan Paşinyan, kendi iktidarına bir alternatif olmadığını iddia edebilir. Eldeki askerî netice ile Azerbaycan ve Türkiye karşısındaki süregelen güç asimetrileri dikkate alındığında, “Gerçek Ermenistan” dışında bir yol olmadığı savı makul görülebilir. Bu fikri sorgulayan aktörler, şimdilik güçlerini büyük ölçüde yitirmiş durumdalar; pek çoğu bu yaklaşımın dile getirilme biçiminden rahatsız olsa da gerçekçi bir alternatif de göremiyorlar.
Bu noktada asıl soru, Azerbaycan’da yeni bir meşruiyet stratejisi olarak “Batı Azerbaycan” söylemine bir alternatif olup olmadığı ve bu alternatifin ne olabileceği sorusudur. Cumhurbaşkanının şahsı etrafında örülen zafer miti ile barışın kolektif bir kamusal değer olarak algılanması arasında bir uyumsuzluk bulunuyor. Azerbaycan yönetiminin, kendi lehine ve kesin surette çözüme kavuşmuş bir toprak ihtilafını yeniden açmak ya da çatışmayı yeniden alevlendirmek gibi bir niyeti olması pek inandırıcı gelmiyor. Dolayısıyla, bir gölge gibi etrafta dolaşan “Batı Azerbaycan” söylemi, daha ziyade toplumu disipline etmenin geleneksel aracı olarak kullanılagelmiş aktif ve süregelen bir çatışmadan yoksun kalmış bir elit kesime hitap ediyor.
Uzun vadede, kompartmanlara bölünmüş bu kademeli yaklaşım, devletler eliyle düzenlenen değişim programlarında, ticarette ve kullanışlı etkileşimlerde kendini gösteren “cılız” bir barışa yol açabilir. Ancak böylesi bir barış anlayışı, farklı sektörler, alanlar ve toplumsal aktörler arasında örülmüş ağlara dayalı daha “kuvvetli” bir barışla desteklenmediğinde kadük kalır.
Söz konusu “cılız barışı” sınayacak bir imtihan her iki ülkenin iç krizleri olacak. Ermenistan’da seçimlerin ardından 1 Mart 2008’de başlayan protestoların şiddet kullanılarak dağıtılması sonucu 10 kişinin hayatını kaybettiği iç kriz, “Temas Hattı” boyunca Azerbaycan güçleriyle ateşkesin ciddi anlamda ihlal edildiği bir döneme denk gelmişti. Bu bakımdan, ancak her iki devlet de çatışmayı kendi toplumlarını disipline etme aracı olarak kullanmayı bıraktıklarında Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı gerçek anlamda sona ermiş olur.
“Cılız barış” için bir başka risk de, onu müzakere eden elitlere herhangi bir şey olması halinde, akıbetinin ne olacağı ve nasıl bir seyir izleyeceğidir. Herhangi bir sebepten ötürü, bu elitler iktidardan düşerse, müzakere ettikleri barış kendi toplumlarına nüfuz etmemiş bir barış olarak kalacaktır. Eğer bu süreci kendileri taşımazlarsa, kendilerinden başka kimin sahip çıkacağı belirsizdir. Bu durum içinde bulunduğumuz anın kırılganlığını gözler önüne sererken, sürecin toplumların da dahil edileceği şekilde genişletilmesine yönelik ihtiyacı ortaya koymaktadır.
(Çeviri: Burcu Becermen)
(Laurence Broers, Chatham House Rusya-Avrasya Programı'nda uzman araştırmacı olarak çalışıyor, Broers ayrıca 2019'da yayınlanan "Armenia and Azerbaijan: Anatomy of Rivalry" kitabının yazarıdır.)

