Ah, bu meydan kanlı meydan

10 Ekim 2015’te 101 kişinin hayatına mal olan Ankara katliamını anlattığı ‘Ah’ belgeselinin Ankara’daki ilk gösteriminden önce, yönetmen Mustafa Ünlü ile konuştuk.

“Büyük bir patlama sesi. Basınçla insanlar havada uçmaya başladı. Turuncu bir ateş topu her yere yayıldı. Yere doğru baktım. Arkadaşım Berna ve kızım Özgecan yerdeydi. Yardım etmek istedim. Ama hangisine yardım edeceğim? Özür dilerim Berna dedim, Özgecan’a uzanmaya çalıştım. Tam kolumu uzatmışken, ikinci büyük patlama oldu. Oradan çıktığın için utanıyorsun, sadece utanıyorsun… ” 10 Ekim Ankara saldırısında hayatta kalanlardan Elif Zavar böyle söylüyor ‘Ah’ belgeselinde. Mustafa Ünlü’nün 24 Haziran’da Ankara Büyülü Fener Sineması’nda ilk gösterimini yapacağı ‘Ah’ belgeselinde o günü ve sonrasını bütün acı ve gerçekleriyle anlatan 25 kişiden biri Elif Zavar. Bir diğer anlatıcı, “Patlamalardan sonra polis gazla müdahale etti, yaralılarımız var diye bağırdık. Vahşeti anlarım ama can pazarı orası, neden gaz atıyorsun?” diye soruyor. Bir başkası, “Yetkililer rakamlar artıyor dedi. Bizim ölülerimize rakam diyorlardı, biz o rakamların her birini tek tek seviyorduk” diyor. Bir diğeri “Cehennem böyle bir yer diye düşündüm o an”, başkası “Barış için bazı çocuklar annesiz babasız, bazı anne babalar çocuksuz kaldı”, bir diğeri ise “O kokuyu unutamıyorum, yanmış et ve saç kokusu…” 

Yönetmen Mustafa Ünlü, ‘Ah’la tertemiz ve sağlam bir iş yaparak, 101 kişinin öldürüldüğü 10 Ekim 2015 Ankara bombalamasını belgeliyor. Çok vurucu, çok sarsıcı.  101 kişinin ölümünün ve geride kalanların yaşadıkları düşünüldüğünde sarsılmak ne ki?..

Neden bu belgeseli yapmak istediniz?

Böyle bir vahşetten sonra toplumun en az yarısının kayıtsızlığı, kayıtsızlıktan öte bir kısmının nerdeyse ‘oh olsun’  demesi, en önemli nedendi. Futbol maçında ölenlerin yuhalanması, sosyal medyada yazılıp çizilenler… Her kim ya da ne olursa olsun,  insanların paramparça olması karşısında böyle bir tutum alınmasına bakınca, demek ki bu ülkede çok ciddi bir bozulma var. İnsanın yok oluşuna, çoluk çocuğun ölümüne karşı alınan bir tutum bu. Böyle bir filmi acıyı hisseden insanlardan çok, ötekilere gösterme imkânı bulabilmek düşüncesiyle yola çıkarak çektik.

101 insan öldü, üzerinden daha bir sene bile geçmedi ve neredeyse unutmuş gibiyiz. Bu insanları unutmayın deme gibi bir derdiniz var mıydı?

Elbette. 10 Ekim’i anlatmak ve bunu bir belge olarak bırakmak istedik. Zaten daha her şey çok yeniyken, 25 insanın kamera karşısına çıkıp bu kadar yalın, içten, açık bir şekilde olup biteni anlatmayı kabul etmelerinin de sebebi buydu. Anlatımlar o insanların hayatları boyunca kafalarında kalacak, gözlerini yumduklarında akıllarına gelecek, rüyalarına girecek, hep birlikte yaşayacakları şeyler. Bu acıyı yaşamayan insanlar da bundan payını almalı.

‘Ötekilere’ göstermek dediniz. Bu şartlar altında ötekilerin bu belgeseli görmek isteyeceğini düşünüyor musunuz?

Ümit ediyorum. Elbette, ‘Ne işleri vardı orada, giderlerse böyle de ölürler’, ‘hak ettiler’ diye düşünen insanın zaten böyle bir filme ‘bir bakalım’ demesini beklemiyorsunuz. Yine de hâlâ gri noktada olan insanlar olabilir, onların gözleri takılabilir.  Ama bunları Türkiye’de sıradan olaylarmış gibi gören, kendi varlığına tehdit olarak görmeyenler varsa, onlar da izlesinler. Mahalleye duyurmadan, gizli gizli izlesinler, belki kendi aileleri için, kendi çocukları için bir şeyler bulurlar.  Amacım o biraz. Film tamamen insanların ne yaşadığı ve orada olmanın nasıl bir felaket olduğuyla ilgili. Bu, herkesin başına gelebilir ve nitekim de geldi. Diyelim ki bu insanlar belli bir gruba aitlerdi. Peki sonra Kızılay’da, Sultanahmet’e, Vezneciler’de patlayan bombalar? Demek ki bu, sadece orada olmakla alakalı bir şey değil.

Filmde de söylüyorlar: “Marjinal insanlar olarak göstermek istiyorlar bizi.” Fakat belgeselde de görüyoruz ki bu insanlar bizim kadar sıradan.

Marjinal değiller. Bir kısmı örgütlü olabilir ama işinde gücünde, oraya kan dökülmesin, barış olsun, Türkiye’nin gidişatı iyi değil demek üzere giden insanlar. Öte yandan hepsi bir ailenin parçası. Birinin annesi, babası ya da çocuğu. Yapılan kötülük burada. İnsanları birbirine kırdırmanın, birbirine kötülük yaptırmanın veya yapılan kötülükleri kabul ettirmenin bir şablonu var: Ötekileştirmek. Bu senden değil demek. Senden olmayan insan değil demek. Bu toplu katliamlar, kitlesel cinayetler böyle ortaya çıkıyor.

Film için kaç kişiyle konuştunuz? Nasıl koşullarda çekildi? Ne kadar sürdü?

Toplamda 25 kişi, mümkün olduğu kadar farklı çevrelerden, farklı yaralanmaları olan. Bombanın ilk çemberindeki insanları zaten kaybettik. Konuştuğumuz insanların büyük çoğunluğu ikinci çemberde olanlar, ölmeyenler. Kasım’da başlayıp Şubat sonu bitti çekimler. Sonra da montaj. Çekimlerin çoğu Ankara, bir kısmı İstanbul’daydı, bir kişiyle de İzmir’de görüştük.

25 kişinin anlatışında farklar var mıydı?

Yaşanma biçimi çoğunun aynı, bombaların patlayışı, savrulma, yaralanma vs. Ama daha sonra olayın kendilerinde bıraktığı etkiyi anlatışları, etkilenme biçimleri herkeste farklı.  Dolayısıyla her birinin söylediği cümleler beni çok sarstı.

Hangi cümleler dersem?

Mesela insanların tercih yapmak zorunda kalması. Çocuğu ve arkadaşı ya da arkadaşları arasında uzanıp yardım edebilmek konusunda tercih yapmak zorunda kalmak kadar büyük bir felaket olabilir mi?  O şeyi yaşadıktan sonra ben nasıl sağ kaldım, neden ölmedim diye suçlulukla boğuşanlar var. Bir de üstelik maalesef devletin nobranlığıyla karşı karşıya kalıyorlar. Öyle bir felaketin içinde, dünyanın en zavallı ülkelerinde bile olmaz devletin gazla, copla insanlara saldırması. Film tanıtımında diyoruz: “İnsanlığın en acı halini yaşayanların anlatımlarıyla.” Belki dünya çok daha dehşetli katliamlar gördü, belki bu en acı hal değil. Ama o bombaların oraya gelecek hale gelmesi, o insanların paramparça olması, iğne vurulması bile canınızı yakan çocuğunuzun gözünüzün önünde paramparça olmasını düşünün. İnsanlık eğer bunlara müsaade edecek duruma geldiyse, işte insanlığın en acı hali budur.

Filmde insanların, polise kendilerini korumadı diye değil, ölülerine bile saygı duymadı diye kırgın oldukları anlaşılıyor.

Orada güvenlik beklentisini geçmiş insanlar. O can pazarı içinde, polislerin çok mekanik bir refleks gösterdiğine inanmak istiyorum. O üniformanın içindeki her bir birey adına bunu umut ediyorum. İnsanlar orada can derdindeyken, birbirlerini kurtarmaya çalışırken böyle bir müdahalenin gelmesi,  taşmış bardağın üzerine bir galon su dökmek gibi. Geriye dönüp bakıldığında daha çok canını yakacak bir şey olmalı. Ama gene de insanlarda öfke ve nefret hissetmedim.

Evet, kin, öfke, nefret yok anlattıklarında, bunu neye bağlıyorsunuz?

Anlattıklarında intikam alma duygusu değil, müthiş bir kırılma, müthiş bir acı vardı. Umutsuzluk dönemsel olarak bazılarında olabilir, ama zaten bazıları bunu aşmaya başlamışlardı veya aşmışlardı. Nasıl böyle olabiliyorlar sorusuna gelirsek öfke, kin ya da intikam hissi duyduğunuz insanlarla barış isteyemezsiniz. Barış isteğinin altında yatan budur.  



Yazar Hakkında