“Haklı olan kaba kuvvettir”
Zamanın ruhunu özetleyen, dillere destan “might is right” mottosu …
Farkındasınızdır, dil epeydir savaş dili. Ulusal veya devletlerarası herhangi bir sorunun çözümü için ilk refleks kaba kuvvet, oturup konuşmak değil. Büyüğünden küçüğüne kimse savaş mantığıyla harekete geçmekte ve gücünü güçsüze dayatmakta bir sakınca görmüyor. Bu davranış yeni değil, hatta çok eski. “Güçlü iradesini dayatır, zayıf kaderine razı olur” der Hz. İsa’dan beş asır önce, Peloponez Savaşları Tarihi yazarı Atinalı tarihçi Tukidides.
20. yüzyılda yaşanan iki korkunç savaşın ardından muzaffer devletler güçsüzler ile güçlü devletler arasındaki dengesizliği bir nebze azaltmak muradıyla Birleşmiş Milletler Örgütü’nü kurup, her üye devletin egemen eşitliği ile sınırlarının dokunulmazlığını uluslararası hukukun güvencesi altına alan BM Şartı’nı kabul ettiler. Son seksen yıldır önceki dönemlere oranla ve Soğuk Savaş statükosunun katkısını gözden kaçırmadan, devletlerin boyuna bakılmaksızın meşru oldukları, görece bir savaşsızlık hâli yaşadı dünya.
O dünya bugün artık yok. BM başta olmak üzere devletlerarası kurumların kökü kurutuluyor. Uluslararası hukuk diye bir kıstas kalmadı. Hâl böyle olunca sorunları konuşarak çözme sanatı diplomasinin de normatif dayanağı kalmadı. Muktedirler kapılarındaki üç-beş kul ve telefon vasıtasıyla savaş açıp savaş kapatıyorlar, sosyal medyanın ışık hızı sayesinde.
Esasen, Trump’ın zırvalarına rağmen savaşın bitirildiği filan yok. Geçen haftasonu Münih’te Amerikan dışişleri bakanı kendinden gayet emin, Batı’nın bir an evvel Küresel Güney’e yeniden çekidüzen vermesi, bu neokolonyal misyonun adının da “Yeni Batı Yüzyılı” olması gereğinden dem vuruyordu.
Küresel saldırganlık, insanlık tarihinde görülmemiş silahlanma ve yine görülmemiş katliam teknikleri birbirlerini besliyor. Katliam tekniklerini tasvire hacet yok, Gazze’de, Sudan’da, Ukrayna’da her gün capcanlı izliyoruz. Silahlanma ise ürpertici: SIPRI’nin verilerine göre 2024’te askerî harcamalar 2,7 trilyon dolarla rekor seviyede. Bu küresel hasılanın %2,5’i. Artışın yurttaş ve toplum yararına kamusal harcamaları o oranda azalttığı aşikâr.
Ağızlardan düşürülmeyen ama içi boşaltılmış barışa karşılık dünyanın iliğine dek işlemiş olan dil, savaş dili. İnsanların savaş, kan ve ölümle bu denli kolay yüzgöz olması, hiçbir çekince, başına bir “maazallah” dahî eklemeden savaş telaffuz etmesinin nedeni çok derinlerde olsa gerek.
Beşeriyetin tarihi aynı zamanda savaşın tarihi, mâlum. Sümer’de yazının icadıyla birlikte başlayan sicilden, hasılı 5600 yıldır hepi topu 300 yılla sınırlı barış yaşandığını söyler tarihçi. Büyük bölümü, o da fethettiği topraklar dâhilinde 200 yıl süren Pax Romana yani Roma Barışı’dır.
Savaş yalnız insan kaybı değil her anlamda en yıkıcı ve bedelli insan eylemidir. O yüzden savaşı engellemenin yollarını aramak, farklı toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini de belirlemiş. Arayışın özü “farklılıklarımızı ve bunlardan doğan anlaşmazlıklarımızı, birbirimizi katletmeden muhafaza etmek, bu toplumsal akit sayesinde birlikte yaşayabilmek” diye özetleyebileceğimiz bilgelik.
Savaşı ve faşizmi kasten “bir daha asla” iddiasıyla bildiğimiz komşumuz Avrupa’yı alalım. Cihan Harbi ile kıtaya on milyonlar mertebesinde kayıp yetmedi ki, yirmi yıllık bir teneffüs arasından sonra yine on milyonların ölümüne sebep olan ikinci topyekûn savaş yaşandı. Kayıpların yarısı sivildi; bir iki istisna dışında 20. yüzyıl savaşlarından nasibini almamış sivil halk yoktur. Kâbusun üzerinden seksen küsur sene geçti. Bu süre zarfında kıta çapında hafıza çalışması yapıldı. Adalet arayışı hiç tükenmedi. Okul kitaplarından popüler kültüre kadar her mecrada insanın hemcinsine reva gördüğü şiddet işlendi. Bu dopdolu sicile rağmen yeni kuşak için ne savaş ne barış bir şey ifade ediyor.
Üstelik sanal barışın karşısında ancak ülke içi ve etrafında istikrarsızlık üreterek var olabilen, kaba kuvvet bağımlısı, başına buyruk, gayridemokratik bir Rusya var.
İlâveten, barış lafazanlığına rağmen fetihçi fıtratını Avrupalı eski müttefiklerinin toprağına göz dikmeye kadar vardıran, neye bulaşsa kırıp döken, güç sarhoşu ve otoriter bir ABD var. Sonuçta bugün kıtada kimse savaşmamayı garanti edecek durumda değil.
Bakalım, bu heyulaya karşı demokrasilerini yaşatmaya çabalayan Avrupa halklarının akıbeti, Münih’te hukuka dayalı dünya düzeninin sonunu ilân eden Rubio’yu ayakta alkışlayan titrek Avrupalılarla nasıl olacak?

