2015-16 Çatışmaları: Beton Sessizlik ve Kayıp-2
“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
Kürt kentlerinde 2015–2016 “hendek çatışmaları”ndan sonra yaşanan yıkım, yalnızca evlerin bombalanması ya da mahallelerin yerle bir edilmesiyle sınırlı kalmadı. Bu süreç, literatürde ‘domicide’ olarak adlandırılan, yani evin yalnızca fiziksel bir mekân olarak değil, sosyal, duygusal ve simgesel bir yaşam alanı olarak ortadan kaldırılmasını da içeriyordu.
Ev; komşuluk ilişkilerinin kurulduğu, bakım emeğinin örgütlendiği, hafızanın taşındığı ve aidiyetin üretildiği bir mekândı. Yıkılan sadece duvarlar değil, bu ilişkiler ağıydı. TOKİ konutlarına yerleştirilen kadınların sıkça dile getirdiği “kutu gibi” daireler, eski evlerin sunduğu kolektif yaşamı ve gündelik dayanışmayı yeniden kurmak bir yana, çoğu zaman bunu imkânsız hâle getirdi. Yeniden inşa, bu anlamda bir onarma değil, savaşın başka bir biçimde sürmesi oldu.
Bu yıkım aynı zamanda bir ‘urbicide’ sürecine işaret ediyordu: Kentlerin sadece fiziksel olarak değil, hafızalarıyla, çok katmanlı sosyal dokularıyla birlikte yok edilmesi. Sokaklar, avlular, mahalle meydanları; ortak anıların ve müşterek yaşamın mekânlarıydı. Çatışma sonrası yeniden yapılanma ise bu alanları parçalayarak insanları birbirinden kopardı; kenti güvenlikli, denetimli ve standartlaştırılmış bir düzene dönüştürdü. Böylece gündelik hayat askerileşti, kamusal alan daraldı ve kent, yaşanabilir bir ortak mekân olmaktan çıkarıldı. Kadınlar için bu süreç, yalnızca evlerini değil; geçmişle kurdukları bağları, geleceğe dair hayallerini ve kentte var olma biçimlerini de kaybetmek anlamına geldi. Savaşın silahlarla bitip bitmediği tartışılabilir ancak Kürt kentlerinde kadınların hayatında yıkım, betonla birlikte kalıcılaştı.
Kürt kentlerinde yaşanan yıkım, birçok katılımcıya göre çatışma anına özgü bir “hasar” değil, yıllar öncesinden hazırlanmış bir kentsel tasfiye planının parçasıydı. Şırnak’ta yaşayan 49 yaşındaki Evin, evinin hedef alınışını şöyle anlatıyor: “Ev bilinçli şekilde yıkıldı. Tank geldi, kolonlara ateş etti.” Ona göre bu yıkım tesadüf değildi; yasaklardan yıllar önce ev ev dolaşılıp özellikle kadınlara “nasıl bir şehirde yaşamak istedikleri” sorulmuştu. Benzer bir şüphe Cizre’de de dile getiriliyor. Songül, ailesinin evi boşaltılır boşaltılmaz bir tankın içeri girdiğini anlatıyor: “30 metre ilerideki eve tek kurşun değmedi. Bizimkine tank girdi. Bunun arkasında bir proje vardı.” Diyarbakır Sur’da yaşayan Nurcan ise devlet yetkililerinin sözlerini hatırlatıyor: “Erdoğan ‘Sur’u 40 yıl önce alacaktık’ demişti. Demek ki her şey önceden hazırlanmıştı.”
2016’dan sonra: Bitmeyen geçicilik rejimi
2016’da çatışmalar sona erdiğinde, “yeniden inşa”nın kısa sürede başlayacağı beklentisi vardı. Oysa TOKİ konutlarının tamamlanması 5–7 yılı bulan bir zamana yayıldı ve bu gecikme, yerinden edilenler için geçiciliği kalıcılaştırdı. İnsanlar aylarca değil, yıllarca kiralık evlerde, akrabaların yanında ya da sağlıksız, kalabalık mekânlarda yaşamak zorunda kaldı. Kimi aileler geri dönemedi, kimileri ise dört hanenin tek bir kiralık eve sıkıştığı bir beklemeye mahkûm edildi. Bu durum, savaşın yalnızca mekânı değil, zamanı da tahrip ettiğini gösteriyor: Fiziksel şiddet sona erse bile, barınma krizi ve belirsizlik gündelik hayatı kemirmeye devam etti. Literatürde bu süreç, çatışma sonrası dönemin “uzayan şiddeti” olarak tanımlanır. Evin yıkımı onarılmadığında, savaş evin dışında değil içinde sürer (Baxter & Brickell 2014; Nowicki 2014).
Bu uzun bekleme rejimi aynı zamanda derin bir ekonomik ve toplumsal çözülme yarattı. Süreklilik kazanan kiracılık, işsizlik ve güvencesizlik, özellikle kadınlar ve kızlar üzerinde yoğunlaştı. Kalabalık hanelerde yaşam, ev içi emeği artırırken; bakım, temizlik ve gündelik organizasyon neredeyse tamamen kadınların omuzlarına yüklendi. Erkek istihdamının daraldığı bu dönemde, kadınlar hem daha fazla çalıştı hem de kamusal alandan çekilmek zorunda kaldı. Çatışma sonrası konut politikalarının, kadın emeğini görünmez kıldığı ve kadınları işten ayrılmaya ya da güvencesizliğe ittiği, feminist coğrafya ve savaş çalışmaları literatüründe açıkça vurgulanır (Brickell 2013; Dowler 2012). TOKİ’lerin çoğunlukla şehir dışında konumlanması ise ulaşımı zorlaştırarak bu eşitsizliği derinleştirdi: Evler yıllar sonra yükselirken, hayatlar o arada askıda kaldı. Yeniden inşa, böylece güvenli bir dönüşten çok, bekleme, borç ve yoksullaşma üzerinden işleyen bir düzen haline geldi.
Yıkımın ardından gelen TOKİ yerleştirmeleri ise birçok kişi için onarma değil, yeni bir yok etme biçimi oldu. Şırnaklı Elif, “Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar” diyerek, avlulu, damlı ev kültürünün tamamen silindiğini söylüyor. Aynı şehirden Sibel ise kendilerine gösterilen iki katlı projelerin yerini yüksek blokların aldığını anlatıyor: “TOKİ’ler bizim kültürümüzü yansıtmıyor.” Cizre’de yaşayan Asime, konut dağıtımlarında adaletsizlik ve kayırmacılık olduğunu vurgularken, Sur’daki kadınlar yalnızca evlerini değil, dükkânlarını da kaybettiklerini söylüyor: “Devlet dükkânları bize vermek istemiyor.” Bu anlatılar, yeniden inşanın savaşın bitişi değil, kentin hafızasının, ortak yaşamının ve kültürünün sistematik olarak silinmesi anlamına geldiğini gösteriyor. Evler yıkıldı, mahalleler dağıldı ama asıl kayıp, insanların “ev” diye bildiği hayatın kendisi oldu.
Kadınlar için eşya, hafıza ve kayıp
Evini kaybetmek, kadınlar için yalnızca bir çatıyı değil; hayatın somut hafızasını yitirmek anlamına geliyor. Çatışma ya da savaş, geride sadece yıkılmış duvarlar bırakmıyor; kimliği, aidiyeti ve geçmişi taşıyan eşyaları da yok ediyor. Akademik literatür, bu kaybın basit bir maddi zarar olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Auslander ve Zahra’ya (2018) göre savaş ve çatışma, “kimliğin, aidiyetin ve hafızanın maddi taşıyıcılarını -evleri, giysileri, manzaraları- yok eder.” Eşyalar, insanın kendini güvende hissetmesini, dünyayla kurduğu bağı ve benliğini ayakta tutan unsurlardır; Csikszentmihalyi’nin (1982) de vurguladığı gibi, sahip olunan nesneler bireyin kendini kontrol sahibi hissetmesini ve kimliğini sürdürmesini sağlar. Bu nedenle evle birlikte kaybedilen koltuk, yatak, halı ya da dikiş makinesi; yerine konabilecek bir “eşya” değil, koparılan bir hayat parçasıdır.
Kadınların anlattıkları bu akademik çerçeveyi acı bir açıklıkla tamamlıyor. Diyarbakır Sur’dan 45 yaşındaki Nurcan, “Buzdolabımı kamyona yüklemek istedim, izin vermediler. ‘Yakacağız’ dediler. Televizyonumu zaten yakmışlardı” diye anlatıyor. Cizre’den 37 yaşındaki Filiz, kurşun delikleriyle dolu halı ve battaniyeleri hâlâ kullandığını söylüyor: “Yeni eşya alamayız. Kurşunları çıkardık, delik deşik ama kullanıyoruz.” Şırnak’tan 33 yaşındaki Fadile ise hiç kullanamadığı eşyalarını sayarken sesi kırılıyor: “Annem kendine dikiş makinesi almıştı, kullanamadı. Yeni derin dondurucu aldık, enkazın altında kaldı. Hepsi ziyan oldu.” Bazı kadınlar için ise eşyalara dokunmak bile mümkün olmamış. Yüksekova’dan bir katılımcı, “İnsanlar orada öldü, beyaz eşyayı bile çıkarmaya elim varmadı” diyor. Bu anlatılar, çatışmaların kadınların sadece evlerini değil; çocuklarının fotoğraflarını, annelerinin elbiselerini, geçmişlerini saklayan nesneleri de ellerinden almış olduğunu gösteriyor.
Yeniden inşa değil, yeniden yoksullaşma
TOKİ’ye taşınmak, bu anlatılarda “yeniden konutlandırma” değil; savaşın ekonomiyi içeriden kemirmesinin (işin daralması, borçlanma, piyasaya erişimin zorlaşması) hanelere fatura edilmesi gibi görünüyor. Cizreli 37 yaşındaki Fatma, lise çağındaki kızların bile “Antalya’ya… Adapazarı’na” çalışmaya gitmek zorunda kaldığını, “burada imkân olsa… bu kadar uzağa gitmezdi” diyerek anlatıyor. Aynı şehirden bir başka katılımcı, apartman ücretlerinin birikmesini “3.000–4.000 TL’ye çıktı… ücretlerle hakaret ediyorlar” sözleriyle tarif ediyor. Diyarbakır’da (Sur) 53 yaşındaki Ayfer ise TOKİ’nin “aidat ve doğalgaz” yükünü doğrudan hukuk tehdidi ile yan yana koyuyor: “Bina yönetimi beni dava etti… iki ay ödeyemezsem hemen yasal işlem… evi elimden alacaklar.” Bu tablo, literatürde “home-unmaking / domicide” tartışmalarının işaret ettiği gibi, yıkımın yalnızca duvarları değil, geçim ağlarını ve gündelik güvenliği de hedef almasıyla örtüşüyor (Baxter & Brickell 2014).
İkinci kırılma, blok/apartman hayatının yerel yaşam pratiklerine (ortak yaşam, tandır, kapı önü sosyalliği, dayanışmalı çocuk bakımı) uyumsuzluğu ve pahalı oluşu; üstelik bu sitelerin çoğu kez kent merkezinden kopuk yerlerde konumlanması. Diyarbakırlı Berçem, “TOKİ sıcak ama pahalı… ayrıca pazar çok uzak” derken; Yüksekova’dan Birgül’ün annesi bu “yeni masraf rejimini” tek cümlede özetliyor: “TOKİ’de kiracı gibiyiz… 500 TL aidat… daire başı 11–12 bin TL doğalgaz.” Şırnak’ta Emine’nin “tandır yok… ekmeği taşımak zorundasın… kışın başka mahalleye gitmek zor” diye anlattığı gündelik lojistik, ulaşım/erişim maliyetinin özellikle kadınların omzuna bindiğini gösteriyor: Alışveriş, çocuk, yaşlı/hasta bakımı ve ev içi iş merkezden uzaklaştıkça “zaman yoksulluğu”na dönüşüyor; bu da kimi kadın ve kızların işi bırakmaya ya da işe hiç girememeye itilmesiyle sonuçlanıyor. Toplu konutun kentsel çeperde yarattığı sosyo-mekânsal ayrışma ve gündelik hayatın yeniden örgütlenmesi üzerine TOKİ literatürü bu çerçeveyi destekliyor. Sur özelinde “çatışma sonrası kentsel yenileme”nin yerinden etme ve mülksüzleştirmeyle nasıl eklemlendiğini tartışan çalışmalar da, bu ekonomik- mekânsal baskının “yeniden inşa” söylemi altında normalleştirildiğini gösteriyor.
Metrekare küçüldü, hayatlar daraldı
Şırnak, Cizre, Nusaybin ve Diyarbakır’da çatışmaların ardından yaşanan yerinden edilme, yalnızca evlerin yıkılmasıyla değil, insanların sahip olduklarından daha küçük, daha borçlu ve daha güvencesiz bir hayata zorlanmasıyla sürdü. Şırnak’ta yaşayan 64 yaşındaki Heyfa, beş katlı, dükkânlı evini fotoğrafla göstererek “Balımı, yağımı aldım, çıktım. O günden sonra evimi bir daha hiç görmedim” diyor. Aynı şehirden Sabriye ise yıkılmış mahallesini ilk gördüğü anı “50 yıl daha yaşasam unutamam” sözleriyle anlatıyor. TOKİ konutları birçok kişi için bir “çözüm” değil, zorla dayatılan bir kader oldu. Şırnaklı Selma bunu açıkça söylüyor: “Bu TOKİ biraz görücü usulü evlilik gibi. Bizim durumumuz bu.” Katılımcıların büyük çoğunluğu, eski evlerinin metrekarelerinin, bahçelerinin, bodrumlarının ve eklentilerinin hesaplanmadığını; karşılığında daha küçük daireler ve uzun vadeli borçlar verildiğini anlatıyor.
Cizre ve Nusaybin’de ise bu süreç, açık bir adaletsizlik ve kayıp hissiyle hatırlanıyor. Cizreli Songül, “Bahçeyi metrekareden saymadılar, toprağı yok saydılar” derken, mimar Eyüp, hesaplamaların yalnızca metrekareye indirgenerek insanların fiilen mülksüzleştirildiğini vurguluyor. Nusaybinli Güley, “40 metrekare eksik verdiler, ne parasını ne toprağını aldık” diyerek durumu özetliyor. Diyarbakır Sur’da yaşayan Feride ise dokuz odalı evinin yerine üç odalı bir daire verildiğini ve buna rağmen borçlandırıldıklarını söylüyor: “Bizi bu hayata zorladılar, evlerimizi de hayallerimizi de yıktılar.” Bu anlatılar, TOKİ yerleştirmelerinin yalnızca mekânı değil, aile düzenini, kuşaklar arası yaşamı ve insanların geleceğe dair güvenini de parçaladığını gösteriyor. Evler küçüldü, borçlar büyüdü; kayıp ise yalnızca metrekareyle ölçülemeyecek kadar derin kaldı.

