2015-16 Çatışmaları: Beton Sessizlik ve Kayıp-1
Kadınların hayatında devam eden yıkım
Oxford Üniversitesi bünyesinde yürüttüğüm kısaca “Parçalanmış Kentlerde Kadınları Güçlendirmek” isimli akademik saha çalışması kapsamında, kamuoyunda 2015–2016 “hendek çatışmaları” olarak bilinen dönemde evlerini kaybeden ailelerin, devlet tarafından inşa edilen TOKİ konutlarına yerleştirilmelerinin özellikle kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkilerini araştırmak üzere bölgeye gittiğimde, birçok haneden aynı cümleyi duydum: “Hendek çatışmalarını mı araştırmaya geldiniz? Çok geç kaldınız. Savaş bitti.”
Ama gerçekten bitti mi?
Savaş ve şiddet yalnızca silahların konuştuğu, çatışmaların yaşandığı anlardan mı ibarettir? Yıkım sadece yerle bir edilen sokaklar, moloz yığınlarına dönüşen evler midir? On yıllarca yaşadığın evinden zorla koparılmak, yıllar boyunca bir yerden başka bir yere savrulmak, ardından “istihdam” gerekçesiyle istemediğin bir mahallede, istemediğin bir binaya yerleştirilmek şiddet değil midir?
Eğer şiddet tam da bu biçimde sürmüyor olsaydı, görüştüğüm yüzü aşkın kadının saatlerce anlatacak hikâyesi olmazdı. Eski evleriyle yeni evleri arasındaki farkları, bu zorunlu yer değiştirmelerin aile ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü, mahalle kültürünün nasıl dağıldığını, “kutu gibi” apartman dairelerine sıkıştırılan hayatların aileleri nasıl parçaladığını nefes almadan anlatmazlardı.
Bu yazı dizisi, “savaş bitti” denilen yerde aslında nelerin devam ettiğini, çatışma sonrası yeniden inşa politikalarının kadınların bedeninde, hafızasında ve gündelik yaşamında nasıl bir iz bıraktığını görünür kılmayı amaçlıyor. Çünkü bazı savaşlar silahlar sustuktan sonra başlar — ve en uzun olanlar da onlardır.
2015 ve 2016 arasında ne olmuştu?
Devletin hava desteğini artırması, özel eğitimli komando birliklerine yatırım yapması ve insansız hava araçlarını yoğun biçimde kullanması, zamanla PKK’nin kırsaldaki hareket alanını daraltmıştı.
Bu gelişmeler, çatışmaların seyrini değiştirdi. Kürt şehirlerinde yeni bir siyasal gerilim ortaya çıkarken, çatışma dağlardan kent merkezlerine taşındı. 2015’te bazı şehirlerde sokakları ve mahalleleri kontrol altına alan PKK’ye bağlı Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) adıyla bilinen gruplar, aralarında Diyarbakır Sur’un eşbaşkanlarının da bulunduğu çok sayıda Kürt belediye başkanının tutuklanmasını ve yerlerine kayyum atanmasından dolayı, bu adımların “demokrasiye müdahale” olduğunu savundu ve bu gerilim, kısa süre içinde sokaklara ve mahallelere yansıdı.
2015 yazından itibaren bazı Kürt şehirlerinde hendekler kazıldı, barikatlar kuruldu ve silahlı çatışmalar doğrudan yerleşim alanlarının içine taşındı. Kentler, bir anda savaşın sahnesine dönüştü. Aylar süren sokağa çıkma yasakları, ağır silahların kullanıldığı operasyonlar ve geniş çaplı yıkımlar, sadece güvenlik dengelerini değil, on binlerce insanın hayatını kökten değiştirdi. Hendek süreci olarak anılan bu dönem, çatışmanın biçimini değiştirdiği kadar, şehirlerin hafızasını ve insanların gündelik yaşamını da geri dönülmez biçimde dönüştürdü.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCHR) yayımladığı rapora göre, Temmuz 2015 ile Aralık 2016 arasında bölgede yaşanan çatışmalar ve güvenlik operasyonları sırasında yaklaşık 355 bin ile yarım milyon arasında insan zorla yerinden edildi. Evlerini terk etmek zorunda kalan bu insanlar, çoğunlukla yakın il ve ilçelere ya da Türkiye’nin farklı bölgelerine göç etti.
Birleşmiş Milletler raporu, operasyonların 30’dan fazla ilçe, mahalle ve kasabayı doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde ise yıkımın boyutu özellikle dikkat çekici: Doğu kesimdeki binaların yaklaşık yüzde 70’inin çatışmalar ve top atışları sonucu sistematik biçimde zarar gördüğü ya da tamamen yok edildiği tahmin ediliyor. Benzer şekilde, Nusaybin’de de yüzlerce yapı çatışmalar sırasında yıkıldı ya da ağır hasar aldı.
Elbette devletin açıkladığı istatistiklerle sivil toplumun raporları her zaman aynı rakamlara ulaşmıyor. Ancak farklı kaynaklar arasındaki bu sayısal ayrışmaya rağmen, ortaya çıkan bilanço son derece ağır.
Parçalanmış kentlerde kadınlar
Bu tablo karşısında, Oxford Üniversitesi’nde yürüttüğüm “Empowering Women in the Fractured Cities: Developing Capacity, Advocacy, and Partnerships in Southeastern Turkey/ Parçalanmış Kentlerde Kadınları Güçlendirmek: Türkiye’nin Güneydoğusunda Kapasite, Savunuculuk ve Ortaklıkların Geliştirilmesi” projesi kapsamında en ağır yıkımın yaşandığı beş kenti mercek altına aldım: Nusaybin, Cizre, Şırnak, Yüksekova ve Diyarbakır Sur. Her şehirde yıkım farklı zamanlarda yaşanmış olsa da, ortaya çıkan sonuçlar büyük ölçüde birbirine benziyordu: Parçalanan hayatlar, dağılan aileler ve geri gelmesi zor kayıplar.
Bu nedenle, çalışmanın odağı sayılardan çok insanların hikâyeleri oldu. Çünkü gerçek yıkım, istatistiklerde değil; kadınların, çocukların ve ailelerin anlatmakla bitmeyen hafızalarında saklıydı.
Bu çalışmada odağımı özellikle kadınlara ve kız çocuklarına yöneltmem tesadüf değil. Çünkü çatışma, yıkım ve zorla yerinden edilme süreçleri herkesi etkiler ancak bu etkiler herkes için aynı şekilde yaşanmaz.
Ev, kadınlar için yalnızca dört duvar değildir. Ev gündelik hayatın örgütlendiği, bakım emeğinin verildiği, çocukların büyütüldüğü, komşuluk ilişkilerinin kurulduğu, hafızanın ve aidiyetin taşındığı bir mekândır. Bu nedenle evin kaybı, kadınlar açısından sadece barınma kaybı değil yaşamın bütününün altüst olması anlamına gelir.
Zorla yerinden edilme sonrası kadınlar, bir yandan yoksullaşmayla ve güvencesizlikle baş etmeye çalışırken, diğer yandan artan bakım yükünü, geçim baskısını ve çoğu zaman görünmez kılınan psikolojik travmayı omuzlamak zorunda kalıyor. TOKİ konutları gibi yukarıdan belirlenen, standartlaştırılmış yaşam alanları ise kadınların gündelik pratiklerini yeniden kurmalarını kolaylaştırmak yerine çoğu zaman daha da zorlaştırıyor. Mahalle ilişkilerinin parçalanması, ortak yaşam alanlarının ortadan kalkması ve “kutu gibi” daireler, kadınların hem kamusal hem özel alandaki hareket alanını daraltıyor.
Kız çocukları içinse bu dönüşüm, eğitime erişimden güvenli kamusal alanlara, erken evlilik riskinden görünmez emek yüküne kadar uzanan çok katmanlı sonuçlar doğuruyor. Göç ve yeniden yerleştirme süreçleri, kız çocuklarının hayatında kalıcı kırılmalar yaratabiliyor.
Kadınlara odaklanmamın bir diğer nedeni de şu: Savaş sonrası anlatılarda kadınların deneyimleri çoğu zaman ya hiç yer bulmaz ya da tali bir başlık olarak geçiştirilir. Oysa sahada görüştüğüm kadınlar, yaşananları en ayrıntılı, en süreklilik arz eden biçimde hatırlayan ve anlatan kişilerdi. Evlerin yıkımını, göç yollarını, eski ve yeni yaşamlar arasındaki farkı, aile içi ilişkilerdeki dönüşümü en açık biçimde onlar dile getiriyordu.
Bu yazı dizisi, kadınları yalnızca mağdur olarak konumlandırmak için değil aksine hayatta kalma, yeniden kurma ve direnme pratiklerinin taşıyıcıları olarak görünür kılmak için kaleme alındı. Çünkü savaşın gerçekten ne zaman bittiğini anlamak istiyorsak, silahların sustuğu ana değil kadınların hayatında nelerin değiştiğine bakmak gerekir.
Çatışmalar evlerin içine girerken
2015–2016 çatışmaları sırasında kadınların bir kısmı çatışmaların artacağı haberini alır almaz evlerini terk ederken, bazıları evlerini korumak adına son ana kadar kalmayı seçti. Bu kadınlar savaşa cepheden değil, evlerinin içinden tanıklık etti. Şırnak’ta yaşayan 36 yaşındaki Ferda, yaşadıklarını doğrudan şöyle anlatıyor: “Evimizin içinden mermiler geçiyordu. Ben ayağımdan vuruldum. Annem ayağımdaki mermiyi çıkardı. Yedi kişiydik evde. Ertesi gün geldiler, bizi yalınayak dışarı attılar. Hayatta kalmamıza şaşırdılar.” Ferda için evden çıkmamak bir tercih değil, mecburiyetti: “Gidecek yerimiz yoktu. Evimizin ortasında saklanıyorduk.” Bu tanıklık, savaşın kadınlar açısından nasıl ev merkezli yaşandığını açıkça gösteriyor.
Sur’da yaşayan 40’lı yaşlarında bir kadın ise çatışmalar sırasında gündelik hayatın nasıl bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünü şu sözlerle anlatıyor: “Çocuklarım için ekmek arıyordum. Bana ‘Üzerini kaldır, bomba mı var?’ dediler. Ben bir anneyim dedim, ellerime bakın.” Elektrik ve suyun kesildiğini, her gün terliklerle yiyecek aramak zorunda kaldığını vurguluyor: “Evden çıkmak da kalmak da korkuydu ama evi bırakmak istemedik.”
Bu tanıklıklar, savaşın yalnızca silahlı çatışma anlarından ibaret olmadığını, gündelik hayatın içine sızarak evleri, sokakları ve bedenleri kuşattığını gösteriyor. Siyasal coğrafyacı Tyner ve Henkin 2013’te kaleme aldıkları makalede, savaşın tam da bu nedenle “olağanlaşmış” bir şiddet biçimi olarak yaşandığını, askeri pratiklerin gündelik hayatın sıradan akışına eklemlendiğini vurgularlar. Kadınların ekmek almak, çocuklarını korumak ya da evlerini terk etmemek gibi sıradan görünen çabaları, aslında bu militarize gündeliğin içinde verilen hayatta kalma mücadeleleridir.
Nitekim kadın çalışmaları profesörü Amerikalı Lorraine Dowler’e göre savaş anlatıları çoğu zaman erkek kahramanlıkları etrafında kurulduğu için, kadınların gündelik ama son derece yıkıcı deneyimleri görünmez kalıyor. Tam da bu nedenle savaşın kadınlar tarafından anlatılması, çatışmanın cephede değil mutfakta, kapı eşiğinde ve çocukların gözleri önünde nasıl yaşandığını görmemizi sağlıyor.
Aşağılanma ve kırılganlık: İtibarın yerle bir oluşu
2015-2016’da Kürt şehirlerinde yaşananlar, yıkımın savaşla sınırlı kalmadığını açıkça gösterdi. Evlerinden zorla çıkarılan insanlar eşyalarını almak için birkaç saatliğine evlerine dönebilenler, gördükleri manzarayı asla unutamadıklarını söyledi. Bazıları, kısa da olsa, yaşananları belgelemek için aceleyle fotoğraf çekmişti. Karşılarında yalnızca harabeye dönmüş sokaklar değil, içerisi didik didik edilmiş evler buldu. Kapılar kırılmış, çekmeceler boşaltılmış, yataklar parçalanmış, aile fotoğrafları yerlere saçılmıştı. Kadınlar için bu manzara, maddi kayıptan çok daha ağırdı. Çünkü ev, onların emeğinin, hafızasının ve mahremiyetinin merkezindeydi. Sur’da yaşayan Emine, “Evimize girenler sadece eşya almamıştı, sanki hayatımızı dağıtmışlardı” diyerek bu duyguyu anlatıyor.
Yağmalamanın kimler tarafından yapıldığı sorusu ise kadın anlatılarında hep belirsizlikle, korkuyla ve fısıltıyla dile getirildi. Kimi kadın açıkça konuşmaktan çekindi, kimi gerçekten kimin yaptığını görmediğini, bilmediğini söyledi. Ancak anlatıların büyük bir kısmında ortak bir vurgu vardı: Köy korucularının adı sıkça anılıyordu. Cizreli Zehra, “Kimin yaptığını kimse açık açık söyleyemiyordu ama herkes aynı şeyi düşünüyordu” derken, bu sessiz uzlaşmaya işaret ediyor. Onun için asıl acı olan, yalnızca evin yağmalanması değil, bunu kimin yaptığına dair konuşamamak, korkunun evin içine kadar sızmış olmasıydı.
Bu tanıklıklar, yağmalamanın rastgele bir hırsızlık değil, savaş sonrası dönemde devam eden bir güç gösterisi ve aşağılamanın parçası olarak yaşandığını ortaya koyuyor. Kadınların sözlerinde tekrar tekrar görülen şey, hem kayıp hem de susturulmuşluk hissi. Evler yıkılmış, eşyalar alınmıştı ama geride kalan en ağır yük, korku, belirsizlik ve onurun incinmesiydi.
Ne ölü ne sağ: Sokağa çıkma yasakları
Sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar sırasında kayıp, kadınlar ve kız çocukları için gündelik hayatın içine yerleşmiş bir belirsizliğe dönüştü. Cizre’nin Nur Mahallesi’nde yaşayan Fadile, kardeşini anlatırken bunu açıkça dile getiriyor: “Beş kardeştik. Birimiz üniversiteyi bitirdi, biri ilkokulda ama bir kardeşimizden hâlâ haber yok. Yatılı okuldaydı, bir gün çıktı ve bir daha dönmedi. Sekiz–dokuz yıldır bilmiyoruz.” Fadile’nin sözleri, kaybın sadece ölümle değil, cevapsızlıkla da yaşandığını gösteriyor. Aynı şehirde yaşayan Aynur ise çatışmalar sırasında enkazdan çıkarılan kimliği belirsiz bedenlere tanık olmayı şöyle anlatıyor: “İki yıl geçmişti. Yıkıntıları temizlerken ceset çıkardılar. O görüntüyü unutamıyorum.”
Çatışmaların yükü kız çocuklarının hayatına da doğrudan yansıyor. Yüksekova’da yaşayan 18 yaşındaki Melsa, ev baskınlarının geceleri nasıl bir korkuya dönüştüğünü şu sözlerle anlatıyor: “Polis kapıyı kırarak girdi. Evde kardeşlerim vardı ama kimse umursamadı.” Cizre’den 19 yaşındaki Rusa ise kardeşinin okulda maruz kaldıklarını aktarıyor: “Ölen ağabeyim yüzünden öğretmenler kardeşimi aşağıladı, dövdü. Psikoloğa gitmek zorunda kaldı.”
Bu tanıklıklar, kaybın yalnızca bir ölüm ya da yokluk hali olmadığını, cevapsızlıkla uzayan, gündelik hayatın her anına sızan bir travmaya dönüştüğünü gösteriyor. Arjantinli antropolog Marcelo Suárez-Orozco’ye göre, politik kayıplarda bedenin yokluğunun yas sürecini askıya aldığını, geride kalanlar için “ne ölü ne diri” belirsizliği yarattığını söyler. Fadile’nin “Sekiz–dokuz yıldır bilmiyoruz” sözleri tam da bu duruma işaret eder: Yas tutulamaz, hayat devam edemez, bekleyiş donup kalır.

