Burdur: Unutulmuş bir Ermeni mirası
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni topluluklarının Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Küçük Asya’nın batısına kadar uzandığını biliyoruz. Nüfus olarak kalabalık olmanın getirdiği avantajla, bu toplulukların belleği, her ne kadar zaman içinde zayıflamış olsa da, bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Ne var ki, bir de çifte talihsizliğin pençesinde ve unutulmuşluğun karanlığında kalan topluluklar var. Bunlar en iyi ihtimalle üstünkörü hatırlanıyor, en kötü ihtimalle ise tamamen unutulup gitti.
Bu unutulmuş topluluklar hakkında bilgi edinme yolculuğuna yaklaşık yedi yıl önce, babamın anne tarafından soyunu öğrenmek için büyük halama peş peşe sorduğum soruların etkisiyle başladım. Söylediklerinin bende yaratacağı etkiyi elbette kestiremeyen büyük halam, bana büyük nenemin Burdur’dan geldiğini söyledi.
Kanonik Ermeni coğrafyasının Sivas, Adana, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bursa, İzmit ve benzeri illerden oluştuğunu biliyordum. Ancak ya Burdur? Bu isim bana hem biraz komik hem de tamamen yabancı geldi.
Silinmiş topluluklar
Vakit kaybetmeden araştırmaya başladım ve Burdur’un Anadolu’nun güneybatısında oldukça mütevazı bir şehir olduğunu öğrendim. Ne var ki, araştırdığım pek çok kaynak ya buradaki Ermeni varlığından hiç bahsetmiyordu ya da bir zamanlar böyle bir topluluğun var olduğunu sırf adet yerini bulsun diye belirtiyordu. Bulduğum bilgilerden tatmin olmadım ve daha kararlı bir şekilde, büyük nenemin uğruna Ermeni yaşamının izlerini araştırmaya başladım.
Araştırmalarım sırasında, hafızamızdan neredeyse tamamen silinmiş çok büyük toplulukların var olduğunu anlamaya başladım. Bugün Burdur, Isparta, Dinar, Ereğli veya Ödemiş Ermenilerini kim hatırlıyor? Hatırlayanlar arasından kaçı gerçekten bir şeyler anlatabilir? Dürüst olmak gerekirse, bu sayı hiç yok denecek kadar az. Eğer büyük halam o tek, sıradan kelimeyi, Burdur’u, telaffuz etmemiş olsaydı, Burdur Ermenileri benim için de bilinmez kalmaya devam edecekti.
Kimdi bu Burdurlu Ermeniler?
Ermeniler, Burdur’a ilk kez 1604 ile 1610 arasında, Şah Abbas’ın emrettiği sürgünler sırasında birkaç ailenin İran’dan Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmesiyle yerleşmişti. Soykırımından sonra Beyrut’a yerleşen Burdurlu Filibos Arakelian’a göre, Burdur Ermenilerinin sözlü geleneğinde atalarının İkinci Büyük Kıtlık ve zorunlu sürgünlerin sonrasında verilen özel bir izinle -yani bir şah fermanıyla- geldikleri biliniyor. Bu nedenle, Burdurlu Ermeniler, yerel halk arasında “Acemler” olarak biliniyor ve yaşadıkları mahalle de “Acemhane” olarak anılıyor.
Burdur ağzı, kökenini Kuzey İran’da konuşulan Karabağ lehçesinden alıyor. Ancak dilin kökenini aldığı doğduğu topraklardan üç yüzyıl boyunca uzak kalması nedeniyle, Karabağ Ermenicesi, Batı Ermenicesi ve Türkçe’nin “nev-i şahsına münhasır” bir terkibine dönüştü. Uzun araştırmalarım sonucunda, bu lehçe üzerine yapılmış tek bir değerli çalışmaya rastladım. 1971’de Nerses Mkrtchyan tarafından Erivan’da yayınlanan bu eser, Burdurlu yerlilerin tanıklıklarıyla hayat bulan dilbilimsel bir inceleme örneği sunuyor. Lehçe, burada anlatılamayacak kadar çok sayıda tuhaflık ve merak uyandırıcı ayrıntıyla dolu. Yine de, bu Ermenilerin ruhunu bir nebze olsun canlandırabilmek ümidiyle buraya örnek bir metin ekledim. “Äraz” (Yeraz / Rüya) başlıklı bu hikâye, Mkrtchyan’ın çalışması için Anna Karagözyan tarafından anlatılmıştır:
Ärazumıs hakırıs yegav asets, “Anna mannet mıdanin hane!”
Şepat kışer er. Mıdanin hanets darav.
Yorrgu sahat yedkı, hakırıs kyinä yegav, asets “Mıdanin yed madıt tir!
Girogor sabalan isgisorıs asets “Min pen anenk, knank zhamı mı mum irink.”
Nätsink mum irili. Momerı iretsin dun yegank, desnink martıs meg kyir a ğargel. Kyirel er ki “Anna, yolumı çetenin intz pırrnetsin, parekıs el, şorerıs el mir kalan. Himig el dığlor em, şor ğarkek vor kyam.”
Yes ıntonts asetsi, “Parenis arrek, ama şorerıs vır çınık, dığlorutenı ayip pen a,” ama lısetsin voç.
İsgisurıs asets “kışen, ärazıt tüs elav.”
Şor ğarketsink, martıs sağ selamet dun yegav. Yes ıntonts asi “Te vor ärazumıs hakırıs mıdının madıs tirel çer, ho im martıs sağ selamet dun hasnıl çer, himig el ğarşuvumıs heket çer anıl.”
Türkçesi
Rüyamda halam geldi ve dedi ki “Anna, parmağındaki yüzüğü çıkar.”
Cumartesi gecesiydi. Yüzüğü aldı ve götürdü.
İki saat sonra, halam geri geldi ve dedi ki “Yüzüğü parmağına geri tak.”
Pazar sabahı kayınvalidem dedi ki “Bir şeyler yapalım. Kiliseye gidip bir mum yakalım.”
Mum yakmaya gittik. Mumları yakıp eve döndüğümüzde bir de baktık ki kocam bir mektup göndermiş.
Şöyle yazmış: “Anna, yolda çeteler beni yakaladı paramı da elbiselerimi de aldılar. Şimdi çırılçıplak kaldım, bana giysi gönder ki giyineyim.”
Onlara demiştim ki “Paramı alın ama elbiselerimi almayın, çıplak kalmak utanç verici bir şeydir.” Ama dinlememişler.
Kayınvalidem dedi ki “Bak, rüyan gerçek oldu.”
Ona giysiler gönderdik; kocam sağ salim eve döndü.
O zaman dedim ki “Eğer halam rüyamda o yüzüğü parmağıma geri takmasaydı, kocam eve sağ salim ulaşamazdı ve şu anda karşımda durup sohbet ediyor olmazdı.”
Bu metin, lehçenin ne kadar karma olduğunu gözler önüne seriyor. Örneğin, ğarşu (karşı), yol, ayip, çeti (çete), sahat (saat), pare (para), şağ selamet ve ki gibi kelimeler Türkçeden alınmış. Batı Ermenicesinin etkileri yedk (sonra), pen (pan - şey), yegav (geldi), elav (çıktı), emir kipi olan hane (çıkar) ile tir (koy) ve dun (ev) kelimelerinde görülürken, lısetsin voç (dinlememişler) ve tirel çer (koymamışlar) gibi temel dilbilgisi yapıları Karabağ Ermenicesine dayanıyor. Mkrtchyan’ın çalışmasını okuyanlar veya bu lehçeyle başka bir yerde karşılaşanlar için, bu dilin özgürce ödünç aldığı ve kendi kurallarına itaat ettiği ortada.
200-250 Ermeni hane
Burdur o zamanlar da, tıpkı günümüzdeki gibi, gösterişe pek hevesi olmayan mütevazı bir kasabaydı. Çeşitli kaynaklardan elde edilen veriler, kasaba nüfusunu yaklaşık 12 bin kişi olarak verir. Bunun içinde 350 Rum hanesi ve 1.500-2.500 kişiye tekabül eden 200-250 Ermeni hanesi bulunuyordu.
Burdur Ermenileri inançlarını ciddiyet ve disiplinle yaşarlardı. Avedaper gazetesinin 1897 tarihli sayısında şöyle yazar: “Diyanete gelindiğinde, ehl-i takvâdırlar. Diyebilirim ki, her bir hanede birden ziyade Kitâb-ı Mukaddes ve başka müfîd kitaplar bulunur. Daha ziyade Kitâb-ı Mukaddes'in kırâat ve mütâlaasına sa’y ü gayret ederler.”
Modern Türkçeye çevirirsek şöyle olur: “Dindarlık konusuna gelince, oldukça takva sahibidirler. Öyle ki, her evde birden fazla İncil ve başka faydalı kitaplar bulunur. Özellikle İncil’i okumak ve derinlemesine incelemek için çaba gösterirler.”
Burdurlu Ermeniler, yalnızca Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nde ibadet ederdi. Bu aileler, çocuklarını kız-erkek ayrı olmak üzere Khorenian Okulu’na gönderirlerdi. Bu dindarlık, beraberinde kayda değer bir okuryazarlık getirmişti. Burdur Ermenileri İstanbul merkezli ve geniş Batı Ermeni basınını yakından takip eder, aktif olarak ilgilenirlerdi. Bu yüzden Ermeni kentlilerin üç dilli olması, yani Burdur lehçesi, Batı Ermenicesi ve Türkçe konuştuğu gerçeği şaşırtıcı değildir.
Dokumacılık ve halıcılık
19. yüzyılın sonlarına doğru Burdur, sosyal ve ekonomik bir büyüme sürecine girdi. Bu dönemde, Mahmut Nedim Paşa sadrazamlığı döneminde hayata geçirilen reformlar yerel sanayiyi canlandırdı ve Burdur’un idari anlamda bir şehir olarak tanınmasını sağladı. Tabakhanelerde, değirmenlerde, gül yağı üretiminde, tıp ve hukuk alanlarında ve daha pek çok kolda yaptıkları çalışmalar düşünüldüğünde Ermenilerin şehrin gelişmesi sürecinde oynadıkları merkezi rol aşikar.
Burdurlu Ermeniler özellikle dokumacılık ve halıcılık faaliyetleriyle ön plana çıktılar ve Burdur lehçesi de onların bu faaliyetlerdeki izlerine tanıklık eder. Ermenice “el işi yapmak” anlamına gelen tzerrakordzel fiili, Türkçe “harç” kelimesi ve “etmek/yapmak” anlamına gelen ınil fiilinden türeyen “kharç ınil” bileşik fiiline dönüşmüştü. Yerel makamlar kadınların dokuduğu halı, ince kumaş ve dantelleri sık sık vergi (harç) ödemesi olarak toplardı. Zamanla bu vergiyle özdeşleşen kelime, bizzat o el işini üretme eylemini tanımlar hale geldi. Burdurlu Ermeni kadınların dokuduğu halılar öyle bir zarafet düzeyine gelmişti ki, derlediğim sözlü anlatılar, Ermeni tüccarların bu dokumaları satmak için Adana’ya kadar gittiklerini aktarır.
Önde gelen bir Burdurlu Protestan olan Harutiun Hagopian, 1904 yılında Avedaper için yazdığı bir yazıda, Burdur’un Müslüman ve Hıristiyan sakinleri arasındaki ilişkileri şöyle över: “Şehrin İslam ve Hıristiyan ehalisinin yekdiğerleriyle muhabbetleri ve birbirlerinin hatırlarını sorarak halisane dostluk etmeleri şayan-ı tahsin bir keyfiyetdir.”
Modern Türkçesi şöyle: “Şehrin Müslüman ve Hıristiyan halkının birbirleriyle olan dostlukları ve birbirlerinin hatırını sorarak samimiyetle arkadaşlık etmeleri, takdir edilecek bir durumdur.”
Maalesef, bu bir arada yaşam ve sevgi hali, ne kadar içten ve samimi olursa olsun, Ermenileri kaderlerinden korumaya yetmedi.
Sürgünler
Sürgünler, 1915 yılının Ağustos ayı civarında başladı ve bu kasabadan en az 1000 Ermeni'yi önce Konya’ya, oradan Rakka ve Resulayn üzerinden nihayetinde Der Zor’a uzanan ölüm yürüyüşlerine mecbur bıraktı. Tarihçi Raymond Kevorkian, sayı belirtmeksizin, yaklaşık bin kadar sürgünden sadece yedi ailenin hayatta kaldığını kaydeder. Bazı Ermeniler ya doğrudan Burdur’dan ya da Halep’e ulaştıktan sonra İzmir’e kaçtı. Aralarında çoğunlukla kadın ve çocukların bulunduğu diğer bir kesim ise, 1919 Mütarekesi’nin ardından geri dönmeye çalıştıysa da siyasi istikrarsızlık ve İtalyan işgali kalıcı bir dönüşü imkânsız kıldı. Bu ortam onları tekrar İzmir’e kaçmaya mecbur bıraktı. Son yerinden edilme ise 1922’de, Büyük İzmir Yangını’nın geri kalan Ermenileri sürgüne zorlamasıyla yaşandı. Hayatta kalan Ermeniler, İzmir’den ayrılarak ABD, Yunanistan, Fransa, Arjantin, Brezilya, Suriye, Lübnan, Irak ve Ermenistan’a yerleştiler.
Yıllarca süren araştırmaların ardından bilgi kırıntıları, hikâyeler ve bir zamanlar yaşanmış hayatlara dair izler topladım. Fakat, yine de binbir emekle biriktirilen bu bilgilerin hiçbiri yeterli olmuyor. Yine de, bu topluluğa merhamet göstermeliyiz: Onları tarihin en amansız gaddarlığı olan unutulmaya mahkum etmemeliyiz.
- Natalie Zakar: ABD’de yaşıyor ve Georgetown Üniversitesi’nden Güvenlik Çalışmaları (Uluslararası İlişkiler) alanında yüksek lisans yaptı. Şu anda coğrafya öğretmeni olarak çalışıyor ve Burdur’un Ermeni tarihi üzerine bağımsız araştırmalar yapıyor.
- Yazının Türkçe çevirisi Başak Yağmur Karaca ve Sıla’nın önerileri olmadan mümkün olmazdı.

