Hayatımın en şaşırtıcı seyahatlerinden birini,eşimin bir dönem yaşadığı küçük bir Alman kasabasına yaptım. Çocukluğunun anılarını tazelemek üzere gittiğimiz St. Blasien gezisi, benim için beklenmedik bir keşfe dönüştü.
Almanya’nın Schwarzwald bölgesinde, Karaormanlar’ın kıyısında yer alan St. Blasien, tipik bölge coğrafyasını yansıtan evleri, Alb akarsuyunun kıyısındaki minik lokantaları ve arkasını yasladığı dev ormanla küçücük ama son derece güzel bir kasaba. Buraya kadar her şey son derece normal.
Ta ki kasabayı gezerken bir anda karşınıza çıkan devasa katedrale kadar… Bu kadar küçük bir yerleşimde, bu ölçekte bir katedralle karşılaşmak insanı ister istemez hayrete düşürüyor. “Almanya’nın ortasında bu ne iş?” diye sormadan edemiyorsunuz.
Katedrale girip de hikâyesini öğrendiğinizde şaşkınlık daha da artıyor. Çünkü bu katedral ve kasaba, adını bir azizin isminden alıyor.
Peki kim bu aziz?
IV. yüzyılın başında Anadolu’da, bugünkü Sivas’ta (Sebastia) yaşamış Ermeni bir piskopos: Surp Vlas. Batı dünyasında bilinen adıyla St. Blasius.
Bu bilgi, pek çok kaynakta yalnızca “bir Hıristiyan aziz” olarak aktarılır. Oysa burada söz konusu olan, Ermeni Hıristiyanlığının en erken dönemlerine ait bir bilginin yüzyıllar sonra Avrupa’ya taşınıp şekil değiştirmesinin çarpıcı bir örneğidir.
Surp Vlas, Roma İmparatorluğu döneminde Sebastia’da yaşamış bir ruhani lider. Sebastia, tarihsel olarak Küçük Ermenistan sınırları içinde yer alan, erken Hıristiyanlık döneminde Ermeni nüfusun yoğun olduğu önemli bir merkez. Surp Vlas, bu coğrafyada şekillenmiş bir inanç önderi.
Hem Ermeni Apostolik geleneğinde hem de Doğu ve Batı Hıristiyanlığında aziz olarak kabul edilir. En yaygın anlatıya göre, boğazına kemik takılan birini mucizevi biçimde kurtarması nedeniyle, özellikle Batı dünyasında boğaz hastalıklarının koruyucu azizi olarak anılır. 3 Şubat günü, Katolik Kilisesi’nde “Aziz Blasius’un Boğaz Takdisi” olarak kutlanıyor.
Surp Vlas’ın ölümü ise son derece trajik. Roma İmparatorluğu’nda İmparator Licinius döneminde, Hıristiyanlara yönelik baskıların arttığı bir süreçte, Kapadokya Valisi Agrikolaus’un emriyle yargılanır. Çeşitli işkencelere maruz bırakılır ve yaklaşık MS 316 yılında, Hıristiyan inancından vazgeçmeyi reddettiği için başı kesilerek idam edilir.
Peki bu hikâye Almanya’ya nasıl taşınır?
Surp Vlas’ın hikâyesi, doğrudan bir yolculukla değil, hafızanın kurumsal olarak taşınmasıyla Orta Avrupa’ya ulaşır. 9. yüzyılda Benedikten keşişler, ona atfedilen relikleri bu coğrafyaya getirir. Orta Çağ boyunca azizlere ait emanetlerin aktarımı, yalnızca dini değil; politik ve kültürel anlamlar da taşır. Bu relikler yeni merkezler yaratır, yerleşimlere isim verir. St. Blasien’in adı da bu süreçte ortaya çıkar.
Ancak bu aktarım tam değildir. Aziz korunur, kutsallığı yüceltilir fakat Ermeni kimliği ve Anadolu bağlamı silikleşir. Surp Vlas, Batı anlatısında evrensel bir Hıristiyan azize dönüşürken, onun Ermeni oluşu ve Sebastia’nın çok kültürlü yapısı zamanla görünmez kılınır.
Sivas’ta öldürülen bir Ermeni piskoposun adının, yüzyıllar sonra Almanya’da bir kasabada karşıma çıkması, kültürel hafızanın bir biçimde yüzeye çıkabileceğine dair umut veriyor bana. Ancak bu hafızanın hangi kimlikle, hangi bilgiyle ve hangi niyetle aktarıldığı, bugünün en önemli sorumluluklarından biri.
Bu keşfin bir başka çarpıcı yönü ise katedralin bahçesinde karşımıza çıkan devasa kesik baş heykeliydi. Aziz Blasius’u simgeleyen bu heykelin sanatçısının, 1990’lardan bu yana Almanya’da yaşayan Türkiyeli sanatçı İskender Yediler olduğunu öğrenmek, yolculuğun en büyük sürprizlerinden biri oldu.
Almanya’da pek çok önemli açık hava çalışmasına imza atan İskender Yediler’i bu vesileyle keşfetmek, bu yolculuğun bir başka kazanımıydı. Bu karşılaşma, Anadolu’dan çıkan izlerin yalnızca geçmişte değil, bugünün sanatında da Avrupa’nın ortasında var olmaya devam ettiğini bir kez daha hatırlattı bana.

