Yazı, Oyun ve Aşk Arasında
Songül Öden’den büyülü ve gerçekçi bir öykü dünyası
Oyunculuğuyla geniş kitlelere ulaşan Songül Öden, bu kez yazarlığıyla karşımızda. İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı "#eşrefimahlukat", hayatın koşturmacasında bastırılan duygulara, sessiz sızılara ve ansızın beliriveren anılara kulak veriyor. Öden, öykülerinde insanın kalbini sıkıştıran tanıdık endişeleri, en saf haliyle aşkı, sevginin ve hüznün iç içe geçtiği o kırılgan alanları gün yüzüne çıkarıyor. Kendine has dili ve anlatımıyla hem büyülü hem gerçekçi bir dünya kurarken, bizi biz yapan asıl hislerin peşine düşüyor.
Songül Öden yazma serüvenini ve bu öykülerin arkasındaki duygusal haritayı anlattı.
Yazma süreciniz nasıldı, nasıl yazıyorsunuz? Bu kitaptaki öykülerin tamamı önceden yazılmış mıydı, revizeler oldu mu?
Ben çocuk yaşlarımda günlük yazarak, şiir yazarak başladım yazmaya. Kendimi bildim bileli yazıyorum diyebilirim aslında… Yazarak kafamı topladığımı daha sonra fark ettim. Kitapta yer alan öykülerin bir kısmı daha önce yazdığım metinlerdi, bir kısmı ise kitap sürecinde ortaya çıktı.
İlk öykünüz "Baykuş" çok etkileyici. Kitap genelinde aile temasını görüyoruz. Bir yandan da okuduklarımızdan yazara dair ipuçları yakalamaya çalışıyoruz biz okurlar. Sizden izler var mı öykülerde?
Yazılan her metinde yazardan bir iz olabilir; ama bu iz, çoğu zaman bir hayatın birebir sureti değildir. Yazı bazen insanın kendini anlattığı yer değil, kendinden uzaklaştığı yerdir belki de. Benim kitabım da bu iki uç arasında duruyor: Tanıdık bir yakınlıkla, bilinçli bir mesafe arasında.
Öykülerdeki karakterlerin isimleri yok. Bu bilinçli bir tercih miydi? Nedenini açıklar mısınız?
Tuhaf bir cevap olacak belki ama farkında değildim. Çabasız bir biçimde oldu. Sanırım bilinçaltı düzeyinde insan tabiatını betimleyerek ona ait fiziksel ve ruhsal bazı özelliklerin altını çizerek tanımlama isteğim ya da ihtiyacım varmış diyelim. Çünkü yazarken benim için o tanımlamalar isim gibiydi. Yazmamın hiçbir aşamasında onlara bildiğimiz anlamda bir isim verme duygusu geçmedi içimden.
Her öykünün başında gözlerin olduğu Gamze Kuş imzalı çizimler görüyoruz. Neden gözler var; Gamze Kuş ile nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Dokuz hikâye, dokuz çizim ve bir de kapak Gamze Kuş’a ait. Benim için Gamze, çok iyi bir sanatçı olmasının yanı sıra hayatımın yol ayrımlarında yoldaşlık etmiş bir dosttur aynı zamanda. İlk gençlik yıllarımızda o kadar çok şey paylaştık ki onunla. Yürüdüğüm, büyüdüğüm, tökezlediğim caddelerde hep o da vardı. Birbirimizi görmediğimiz uzun zamanlar olsa bile, bir şekilde hep vardı. Biz buluşup şiirden, filmlerden, edebiyattan bahsederdik. Terapi sonrası buluştuğumuz bazı günleri hatırlıyorum, psikoloğun söylediği şeyleri ona anlatırdım, beni iyi eden, bana iyi gelen sözler ona da iyi gelsin isterdim. Dolayısıyla bu hikayelerin yazım aşamasının canlı tanığı gibiydi. Hiç başkası gelmedi aklıma. Yazı ve çizi bizim gibi çok iyi arkadaşlık etti bu kitapta.
Oyunculuk, başkalarının yazdığı hikâyelerin içine girerek var olmayı gerektiriyor. İlk öykü kitabınızda ise bu kez hikâyeyi kuran taraftasınız. Yazarken, alıştığınız oyuncu sezgilerinin sizi yönlendirdiği anlar oldu mu; yoksa yazı, bambaşka bir yalnızlık ve mesafe mi talep etti?
Yazmak, oynamaktan çok daha önce başlamıştı benim hikâyemde ama haklısınız kitabım henüz çıktığı için ben okuyucu için yeni bir yazarım. İyi bir okuyucu olmam ve yazıyor olmam, oyunculuğuma çok katkı sağlamıştır şüphesiz. Rollerle derin empati kurmaksa, yazımı zenginleştiriyor olabilir. Oyunculuğu edebiyattan ayırmak zaten mümkün değil. Tiyatro bölümünün ilk yılından itibaren Shakespeare’in oyunları ve soneleriyle iç içe olduğumuzu düşünecek olursak, bu iki disipline ait üretimin beni zenginleştirdiğini söyleyebilirim. İkisinin ilhamı da hayattan, bakmaktan, duymaktan ve derinleşme isteğinden geliyor.
“Unutmak” öyküsünde Hıristiyan bir erkeğin dünyasında daralan alanlar, dedikodu ve toplumsal baskının görünmeyen ama belirleyici şiddeti çok hissediliyor. Bu hikâyenin merkezinde olan bir obsidyen broş var. Bu taş üzerinden kurulan metafor sizin için ne ifade ediyor?
Obsidyen taşı, bu aşkın en güçlü ve aynı zamanda en dikkat edilmesi gereken yanlarını derinleştiren bir metafor benim için. Obsidyen taşı çok keskindir, kırıldığında jilet gibi kenarlar oluşur, ışığı geçirir ama içini göstermez, kırılgandır. Sert olmasına rağmen darbe aldığında parçalanır, ilk ayna olarak bilinir, çok özel bir taştır. Gösterişsiz, çabasız ve çok etkileyici. Aşk gibi… Kendi içini göstermeyen kapalı bir toplumda, farklılıkların zenginlik olamadığı; derin yaralar açan ve sonraki nesillere acı olarak aktarılacak bir aşkı anlatmak istedim. Aynada kendisiyle yüzleşemeyen duygular, öfkeler, miraslar, korkular var tüm bunların içinde. Aşkı kanayarak reddeden ve acıyı taşıyamayan bir bellek anlatmak istedim bu aşkın ekseninde. Aynı mahallede birbirine öteki olanların yazgısının hikayesi.
Aşk imkansızlıkları bertaraf edebilen bir deneyim olarak bu yazgıyı kırma ihtimali taşıyor mu sizce?
Kişisel fikrim kuşkusuz evet. Daha genel bir cevap verecek olursam; imkansızlıkları ortadan kaldırmaz onları yeniden hizalar, insan o imkansızlığın içinde başka türlü durmayı öğrenir. Yazgıyı kırması da buradan gelir. Olanı değiştirdiği için değil hükmünü bozduğu için. Ve bence imkânsız aşk genelde engeller yüzünden değil, tanımlar yüzünden imkansızdır.
“Aşk” öyküsündeki kadının “acıdan korunmak için gerçeği bedenin en alt çekmecesine yerleştirmesi” ile “Unutmak” öyküsündeki erkeğin aşkını unutamaması arasında güçlü bir iç yankı hissediliyor. Aynı hikâyenin bir kadın ve bir erkek anlatıcı tarafından, farklı yönleriyle dile geldiğini görüyoruz. Bu iki öyküyü birbirine bağlayan ortak varoluşsal deneyim sizce nedir?
Aslında dikkatli okuyucuya bıraktığım altını kalın çizgilerle çizmek istemediğim bir konu bu. Okuyucunun hakkına girmeden şunları söyleyebilirim. Bu iki deneyimde de aşk bir ilişki olmaktan çıkıp bir konum meselesine dönüyor. Nerede duruyorsun? Neye rağmen nerede duruyorsun? Adam ve kadın kronolojiyi bozuyor. Geçmiş geçmiyor, gelecek kurulamıyor; şimdiki zaman ise acıyla uzuyor.
Kitabın adı büyük bir iddiayı ters yüz ediyor. “Yaratılmışların en şereflisi” söylemini sorgularken, insanın zaaflarını, kırılganlıklarını, acımasızlığını ve adaletsizliğini görünür kılıyorsunuz. Bu başlık sizin için nasıl bir etik ve varoluş sorusu barındırıyor? İnsanın kusurlarıyla kabul edilmesi, onu daha insan yapan bir alan mı açıyor?
“Eşref-i mahlûkat”, yani yaratılmışların en şereflisi… Ama bana göre bu bir övgü değil, gizli bir soru. İnsan yanılır, zarar verir, çelişir, bilerek ya da bilmeyerek kötülük yapar. O halde eşref sanılan şey kusursuzluk değil. Buradan iki okuma çıkarabiliriz. İnsan en üstündür o halde her şeyi yapabilir. İnsan en sorumlu olandır, o halde en çok hesap vermelidir. Varoluşsal açıdan; insan kusurlu olduğunu bildiği hâlde yine de iyiyi seçmeye çalışıyorsa, Yine de ısrarla verdiği zararı onarmaya çalışıyorsa, işte o zaman “eşref”ten bahsedebiliriz.

