Modern bir fabl: Haw

Engin Taşkaya, Kemal Varol’un İletişim Yayınları’ndan çıkan, sokak köpeği Mikasa’nın başından geçenleri, ‘bin dokuz yüz doksan üç yılının Arkanya’sında’ yaşadığı aşkının anlatıldığı “Haw” adlı kitabını yazdı.

ENGİN TAŞKAYA

“Onlar benim sessiz kullarımdır.

Mahşer günü hepsi dile gelecek.”

Yaşadığımız hayatın her gün çarpıklıklarda dolu olduğunu fark ederek, susuyoruz. Her gün yüzlerce adaletsizlik görüyor, birilerinin “hayat işte” deyip geçtiğimiz bu bataklıkta battığını biliyor ve yine susuyoruz. Her gün susuyoruz, susup içimize atıyoruz. Görmezden geliyor ve görmediğimiz zaman da bizim derdimiz olmadığını düşünüyoruz bu bataklığın. Yanlış yapıyoruz, bunu biliyoruz ama değiştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz. İşte burada devreye yazar ve edebiyatın gücü giriyor. Görülmeyeni gösteriyor, konuşmayanı konuşturuyor Kemal Varol; kahramanı Mikasa’yı dile getiriyor.

Yaşlı bir adamın eli değdi diye anası tarafından terk edilen sokak köpeği Mikasa’nın sokakla olan ilişkisi çok erken yaşlarda başlıyor. Karton kutulara sığınıp başını karnına gömerek, sokağın bütün ayazına maruz kalarak, ne bulduysa yiyerek hayata tutunmayı başarıyor. Ne de olsa “bir köpeği öldürmek zordur, çünkü ruhu sıkı sıkıya hayata sarılıdır.” Zordur bir köpeği öldürmek; sokaklarda başlayan hayatını, iki arka bacağını kaybettiği andan sonra bile yitirmemekte ısrarcıdır Mikasa.

Mikasa’nın hikâyesini hem kendi ağzından hem de torunundan dinliyoruz kitap boyunca. Mikasa bize yaşamının başlangıcından beri geçen zamanını anlatırken; torunu da dedesinin ölümden dönüp iki bacağını kaybettiği olaydan sonra, barınakta geçen yaşamını anlatarak devam ettiriyor hikâyeyi. Ne çektiyse belki de sadece insanlardan çeken bu yaralı köpeğin zorluklarla dolu hikâyesi… Mikasa’nın biraz büyüdükten sonra, diğer sokak köpekleriyle olan ilişkisi de başlar. Alevli Kalpler Çetesi’ni bulur. Onlarla sokaklarda, çöplükte hayatını yaşar. Koşar, serserilik yapar. Sinemalara gider bazen, Muhterem Nur’u ve Red Kit ile salak köpeği Rin Tin Tin’i izler. Ve zaman gelir, sinemacı Heves Amca’nın tek aşkı Muhterem Nur’u gibi kendine bir aşk edinir Mikasa.

Partinin köpeği Melsa; Mikasa’nın ilk ve tek aşkı... Hikâyeye Melsa’nın girmesiyle birlikte, bize çok tanıdık ama bir o kadar da bilinmedik bir yer olan Arkanya’nın ve orada yaşayan Kuzeyli ve Güneyli halkın yaşamı da anlatılmaya başlıyor. Yazar, bu anlatılanları Melsa ve Mikasa’nın aşk hikâyesinin arka planında yavaş yavaş bir ağ gibi örüyor. Bin dokuz yüz doksan üç yılının Arkanya’sında, keşmekeşin içinde birbirlerine doyamadan ayrı düşen iki köpeğin aşkı, Mikasa’nın yaşadıkları ve insanlara dair gözlemleri derken ilerliyor hikâye. Askere alınıyor, SK:107 olarak devlete zimmetleniyor. Başından geçen zor eğitimler, bolca dayak, aç kalma ve susuzluktan sonra bir mayın arama köpeği olarak “devlet borcunu” ödemeye başlıyor. Kuzeyliler ile Güneyliler arasında anlam veremediği savaşın bir parçası oluyor Mikasa. Aslında bu savaşa ilk şahit oluşu değil: Alevli Kalpler Çetesi ile mezarlığı mesken tuttuğu sıralarda, gecenin bir yarıları gelip toplu halde birçok isimsiz gömen adamlar aracılığıyla tanışmıştı savaşla ama anlam verememişti bir türlü bu yapılanlara.

Bir yerde şöyle diyor yazar; “Zaman çok garip bir şeydir. Geriye doğru saydığında başka, ileriye doğru saydığında başka geçer.”  Tuhaf gerçekten, değil mi? Bizim yaşamlarımız da ne çok savaş görüntüleriyle ve onun şiddetiyle dolu. Arkanya’nın tarihini bilmem ama kendi tarihimizde şöyle bir geriye doğru baktığımızda zamanın ne kadar çabuk geçtiğinin; ölen, kalan ve yaralanan onca ismin birer birer unutulduğunun veya unutulmaya yüz tuttuğunun; unutulmasa da yaşayan kanlı canlı birer varlık iken hepsinin anılara dönüştüğünün farkına varıyoruz. Geçmiş; çok kısa bir zaman dilimine sığdırılmış birçok anı; gelecekse, barış ümitleri ve güzel hatıralarla doldurulmak için bomboş ve upuzun bir zaman dilimi.

Kemal Varol, Haw’da Mikasa aracılığıyla belki de bize sesleniyor bu yüzden; “Köpek kardeşlerim çağrıma cevap verirdi. Kurumuş otların hışırtısı cevap verirdi. Çağıl çağıl akan dereler cevap verirdi. Kuzey yıldızı yerinde sağa sola sallanarak cevap verirdi. Papaz Gölü’ndeki su sesi cevap verirdi. Makam dağı cevap verirdi. Uzak ışıklar cevap verirdi. Kıtmir Hazretleri cevap verirdi. Muhterem Nur cevap verirdi. Rin Tin Tin salağı cevap verirdi. Geceler ve biz sessiz kullarının bir gün dile geleceğini söyleyen Allah bile cevap verirdi.”

Peki ya siz cevap verecek misiniz?

Kategoriler

Şapgir