Lensler konuşabilseydi
Halıkışlak
Halıkışlak’a akşamüstü vardık. Biraz endişeliydim; bizi misafir edecek olan Cemal Sarıdağ ve bu Azeri köyünün sakinleri beni yani bir Ermeni’yi nasıl karşılayacaklardı? Benim bugüne dek herhangi biriyle, salt milliyeti nedeniyle sorun yaşamışlığım yoktur. Toronto’da, ülkeye yeni gelmiş yetişkin göçmenlere İngilizce öğretmenliği yaptığım dönemde, Azerbaycan da dâhil olmak üzere birçok ülkeden öğrencim olmuştu ve her biriyle ilişkim çok iyiydi. Ama işte, bu köyde nasıl bir tavırla karşılaşacağımı kestiremiyordum. Cemal ve ailesiyle tanışır tanışmaz bunun yersiz bir endişe olduğunu anladım; Bagaran köyündeki ev sahiplerimiz Zohrab ve Kohar gibi, onlar da beni memnuniyetle ağırladılar. Cemal, Pınar’a ve bana evini ve sofrasını açmakla kalmayıp, iki gün boyunca bizi köyde gezdirdi ve söyleşi yapabilmemiz için kim var kim yok herkesle tanıştırdı. Üstelik çok sıcakkanlı ve şakacı biriydi. Onu görür görmez sevmiş ve bu duygunun karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
Cemal’in kızı Bilge de bizi köyün çevresini dolaştırdı, nehir kenarına, zamanında ilkel bir teleferiğin olduğu yere götürdü. Zamanında, Ermenistan ile Türkiye arasında su protokolleri yapılırken, karşı yakadan gelen heyet nehri o teleferikle geçiyormuş. İki tarafta da geriye paslı kablolar ve metruk binalardan başka bir şey kalmamştı; sınır kapalı olduğu için gelip giden heyetler de yoktu artık. Doğa çok güzeldi ve elbette Bagaran’ın doğasına çok benziyordu. Ama Halıkışlak tarafı daha yeşildi, toprak daha verimli, daha bereketli görünüyordu; zaten köy de Bagaran’dan daha zengindi.
Ama köydeki herkes Sarıdağ ailesinin fertleri gibi değildi. Bazıları Ermeni olduğumu öğrendiğinde rahatsız oldu. Nehrin bu tarafında da 1915 konusuna büyük bir temkinle yaklaşılıyor, o dönemde olup bitenlere dair tamamen farklı bir hikâye anlatılıyordu. Söylenenler, anlayabildiğim kadarıyla şöyleydi: Bir savaş yaşanmış, iki taraf da birbirine zarar vermiş, herhangi bir toplu katliam olmamış, sadece bu trajik savaşta ölenler ve yaralananlar olmuş ve maalesef, Ermeni tarafında ölenlerin sayısı çok daha yüksekmiş. Sınırın açılmasına sıcak bakılıyordu; genel kanı, tekrar barış ve dostluk ilişkileri kurulabileceği yönündeydi. Sonuçta iki taraf aynı yemekleri, aynı tarihi, aynı coğrafyayı paylaşıyordu. İki halkın mensupları fiziksel olarak da birbirlerine benziyorlardı. Genel olarak, iki tarafın birbiriyle uyum içinde yaşayamamasının nedeninin, uluslararası güçler ile Diaspora’nın bir olup, iki ülke arasında sorun çıkarmak için komplo kurmaları olduğuna inanılıyordu. Bu görüş Halıkışlaklı gençler arasında çok güçlüydü. Ama ne önemi var ki bunun? Nihayetinde, insanlar birbirini tanıyınca (tabii, kendilerine böyle bir fırsat verirlerse), çoğu zaman tüm siyasi ve tarihsel laf cambazlıklarını bir kenara bırakıp, karşısındakini kabul ediyorlar. Birbirine dair bilgisizlikten kaynaklanan korku ancak o zaman ortadan kalkıyor, ‘barış içinde bir arada yaşam’ denen şey de ancak o zaman söz konu olabiliyor.
Halıkışlak’ın gençlerinden söz etmişken, kısa bir hikâye aktarmak isterim. Köye vardığımız günün akşamı Cemal’le yürüyüşe çıktığımızda bir grup gençle karşılaştık, onlar da yürüyüşe çıkmışlardı. Elbette, Pınar’ın ve benim kim olduğumuzu, köye neden geldiğimizi merak ettiler, Cemal de onlara anlattı. Onları gayet sıcak bir şekilde selamlamama rağmen yüz ifadelerine keskin bir şüphe oturdu. Yine de, yanımızdan ayrılırlarken bir fotoğraflarını çektim, çünkü bir arada olmaktan mutlu görünüyorlardı. Çekingen bir şekilde gülümseyerek poz verdiler, ben de deklanşöre bastım. Ertesi gün o gruptaki gençlerden ikisi Cemal’in evine uğradı, akrabaydılar. Onlarla biraz sohbet etmeye, havadan sudan konuşmaya çalıştım, fotoğraflarını da çektim. Başlangıçta gergindiler ama sonra rahatladılar, hatta gülüştüler de. Anladım ki, bana dair meraklarını gidermeye çalışıyorlardı.
Orada geçirdiğimiz son günün sabahı, köyün yaşlılarıyla buluşup söyleşi yapacak, onların fotoğraflarını çekecektik. Cemal o gün meşguldü, bu iki genci arayıp bize eşlik etmelerini istedi. Onlar da Cemal’i kırmayıp geldiler. O gün iyice rahatladılar ve bana çok yakın davranmaya başladılar; arkadaşlarıyla birlikte bana birkaç kez poz bile verdiler. Yukarıda gördüğünüz karede gördüğünüz, o iki gençten biri. ‘Barış içinde bir arada yaşam’ derken kastettiğim şey bu. Bu gençlerin, arada bir de olsa, geçmişte köylerine bir Ermeni’nin geldiğini hatırlamalarını, “fena adam değildi” diye düşünmelerini ve aynen benim onları hatırladığımda yaptığım gibi, gülümsemelerini umut ediyorum.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

