İranlı yazar Feriba Vefi
"Hepimizin tanıdığı o kadınların öyküleri neden anlatılmıyordu?"
Feriba Vefi, çağdaş İran edebiyatının en etkileyici isimlerinden biri. 1963’ yılında Tebriz’de doğan Vefi, küçük yaşlarda annesinden dinlediği hikâyelerle başlayan okuma-yazma yolculuğunu ilk öykü denemeleriyle sürdürdü. İlk öykü kitabı "Sahnenin Derinliğinde" 1996 yılında, ikinci öykü kitabı "Gülerken Bile" ise 1999’da yayımlandı. Vefi’nin ilk romanı "Uçup Giden Bir Kuş Gibi" İran’da büyük bir yankı uyandırdı; ülke çapında pek çok ödüle değer görülen eser İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Kürtçeye dillere çevrildi. 2004’te yayımlanan Tarlan romanını "Tibet Rüyası" (2005), "Sokaktaki Sır" (2008) ve "Mehtap" (2011) romanları izledi.
2020 yılında DAAD bursuyla Almanya’ya gelen ve o tarihten bu yana Berlin’de yaşayan yazar, İletişim Yayınları tarafından yayımlanan "Villa Yolu" isimli kitabıyla karşımızda. Damla Gürkan Anar'ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitapta, birbilerinden farklı hayatları ancak benzer gerçeklikleri ve dertleri olan kadınlarla tanışıyoruz. Dokuz öykünün yer aldığı kitapta kimi zaman sesini duyuramayan bir gelin, kimi zaman annesinin neşesinden nefret eden bir kadın kimi zaman da kocasının gölgesinden kurtulmaya çalışan kadınlarla tanışıyoruz. Bu kadınların sessizliği ve sınırlarının muğlaklığı birbirinden farklı ama bir o kadar da ortak.
Vefi'nin yazma motivasyonu da burada başlıyor aslında. Yazar, edebiyatla tanıştığı andan itibaren okuduklarının bir muhasebesini yaptığında geriye şu soru kalmış: Kendi hayatımda tanıdığım, her gün gördüğüm kadınlar neden bu kitaplarda yoktu? Hepimizin tanıdığı o kadınların öyküleri neden yoktu?
İşte bu kadınların hayatlarını yazarak kendi soruna bir yanıt veriyor Vefi öyküleriyle. Feriba Vefi ile öykülerini, Orta Doğu'da kadın olmayı ve uzakta olduğu ülkesinde yaşananları konuştuk.
Edebiyata ilginizin çok küçük yaşlarda başladığını biliyorum. O yıllardan başlayalım isterim, yazmayla ilişkinizin nasıl başladığını anlatır mısınız?
Çocukken annem bana sık sık hikâyeler anlatırdı. Daha sonra okula başladığımda o dönemde kısa öyküler yayımlayan dergileri okumaya başladım. Lisede bu ilgi daha da ciddileşti. Ülke devrimin eşiğindeydi; İranlı yazarların pek çok eseri yayımlanıyor, bunun yanı sıra Rus, Fransız ve diğer edebiyatlardan çeviriler yapılıyordu. O dönemde okuduklarım, edebiyatla kurduğum ilişkiyi derinden şekillendirdi. Okulda da yazdığım güçlü kompozisyonlarla biliniyordum.
Yıllar sonra ilk ciddi öykümü, dönemin en önemli edebiyat dergilerinden biri olan Adineh’e gönderdim. Kendime o kadar güvensizdim ki, metni yalnızca adımın ve soyadımın baş harfleriyle imzaladım. Bir gün dergiyi bir gazete bayisinde gördüğümde yaptığım ilk şey, okur mektupları bölümüne bakmak oldu; belki biri öyküm hakkında bir şey yazmıştır diye umut ediyordum. Ama hiçbir şey yoktu. Dergiyi bir kez daha karıştırdım ve bir anda kendi kelimelerimi fark ettim. İnanılmaz bir şaşkınlıkla öykümün yayımlandığını gördüm. Garip ama bir o kadar da etkileyici bir andı.
Öykü ve romanlarınızın çoğunda kadınlar merkezde. Genellikle kendini ve hayatını anlamlandırmaya çalışan kadınları yazıyorsunuz. Okurunuz olarak o kadınlarda kendimden, yaşadığım toplumdaki kadınlardan bir şeyler görüyorum. Sizin için Orta Doğu’da kadın olmak ne anlama geliyor?
Benim için Orta Doğu’da kadın olmak, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman fark edilmeyen katmanlı sınırlamalar ve karmaşıklıklarla yaşamak demek. Edebiyatla tanıştığım andan itibaren kitapları büyük bir tutkuyla okudum ve bundan büyük bir keyif aldım. Ancak yıllar geçtikçe, okudukça zihnimde bir soru oluşmaya başladı: Kendi hayatımda tanıdığım, her gün gördüğüm kadınlar neden bu kitaplarda yoktu?
Zamanla bu yokluğun daha fazla farkına vardım ve onlar hakkında yazma ihtiyacım giderek güçlendi. Ortaya çıkan karakterler, daha özgür toplumlarda yaşayan kadınların hiç karşılaşmayacağı türden sorunlarla yüzleşiyordu. Yüzeyde basit gibi görünen, her zaman kolay kavranmayan ama belirli bir coğrafi ve kültürel bağlam içinde son derece gerçek olan meselelerle…
Suskun kadınların sesleri
“Gelin” adlı öykünüzde adı olmayan, sesi olmayan, evi olmayan ve etrafı onun yerine konuşan, onun adına karar veren insanlarla çevrili bir kadınla karşılaşıyoruz. Bu sessizlik ve silinmişlik üzerinden ne anlatmak istediniz?
Tam da bu sessizliği, kimlik kaybını ve bireyselliğin yokluğunu yazmak istedim. Kadınların suskunluğu ve bunun ardındaki nedenler beni çok etkileyen bir kavram; öykülerimin hepsinde bir şekilde tekrar tekrar karşıma çıkıyor. Elbette bu öyküyü yazarken doğrudan bir mesaj verme amacı taşımıyordum. Öncelikle iyi, sürükleyici bir hikâye kurmak istedim. Ancak bilinçdışı düzeyde bu durum benim için çok acı vericiydi ve onu anlatmaya mecbur hissettim. Metin, en temel ihtiyaçlarını bile ifade edemeyen; toplumsal yapının otoritesiyle kuşatıldığında artık kendisi olamayan bir insanı resmediyor.
Kitaba adını veren “Villaya Yolunda” adlı öyküde anne–kız ilişkisine odaklanıyorsunuz. Annelik idealinin yüceltilmesi ve bunun kız çocukları üzerindeki etkisi metinde güçlü biçimde hissediliyor. Başkahramanın annesinin mutluluğuna duyduğu rahatsızlık, bu ilişki hakkında bize ne söylüyor?
Aslında anne figürünün ve anne–kız ilişkisinin bu idealize edilmiş imgesini kırmak istedim. Bizim kültürümüzde anne neredeyse kutsal bir konuma sahiptir. “Cennet annelerin ayakları altındadır” gibi klişeler ve benzeri mit yaratma, yüceltme biçimleri, gerçek ilişkileri anlamamızı engelliyor. Bu öykü, yakınlığına rağmen derin çatışmalar barındıran bir anne–kız ilişkisini anlatıyor; tıpkı gündelik hayatta sıkça tanık olduğumuz ilişkiler gibi. Bu bağın karmaşıklığını ortaya koyuyor. Anlatıcı, kendi şefkatli olamama hâlinin farkına varıyor ve bunun acısını çekiyor.
1979 Devrimi sırasında çok genç bir kadındınız. O zamandan bu yana İran toplumunda kadınların rolü ve konumu nasıl değişti?
1979 Devrimi’nden önce, pek çok sorun ve sınırlamaya rağmen İran’daki kadınlar bazı medeni haklar ve toplumsal özgürlükler elde etmişti. Örneğin, kendi kıyafetlerini seçme konusunda belli bir özerkliğe sahiptiler. Devrimden sonra ise bu kazanımların büyük bölümü, dinî bir devlet tarafından dayatılan yasaklar ve kısıtlamalarla yer değiştirdi.
Geçen 47 yıl boyunca kadınlar, hayatlarını değiştirmek ve iyileştirmek için büyük bir bedel ödeyerek kararlı bir mücadele yürüttüler ve birçok alanda başarı da kazandılar. Baskıya, yasaklara ve baskı rejimine rağmen seslerini yükseltmeyi başardılar. Kendilerinin daha fazla farkına vardılar ve başkaları tarafından onlar için belirlenen geleneksel, kalıplaşmış rollere hapsolmayı artık kabul etmiyorlar. Buna rağmen, haklarını tam anlamıyla elde edebilmeleri için önlerinde hâlâ uzun bir yol var gibi görünüyor. Miras hukukundan kan parası uygulamalarına ve diğer yasal haklara kadar pek çok düzenlemenin aleyhlerine işlediği bir ülkede yaşıyorlar.
İran kritik bir dönüm noktasında
İran’daki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Son dönemdeki protestoları, İran tarihindeki önceki hareketlerle kıyasladığınızda nasıl yorumluyorsunuz?
Son protestolar, önceki hareketlerin üzerine inşa edilmekle birlikte, doğası itibarıyla temelden farklı. Bu kez talepler, yalnızca toplumsal, siyasal ve ekonomik özgürlüklerle sınırlı kalmayıp, köklü bir rejim değişikliği çağrısına dönüşmüş durumda. Pek çok insan artık reform umudunu yitirmiş durumda. Yüksek enflasyon ve ekonomik sıkıntılar, İran’daki çoğu insan için hayatı son derece zorlaştırdı. Bu protestolara eşi benzeri görülmemiş bir baskıyla karşılık verildi ve İran şehirlerinin sokaklarında binlerce insan öldürüldü. Halk yas tutuyor ve öfkeli. Bana göre İran, tarihinin kritik bir dönüm noktasında.
Çağdaş İran edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olarak görülüyorsunuz. Edebi sesinizi bulup geliştirmeniz uzun bir süreç miydi?
Kendi üslubumu bulmam ve bir yazar olarak kendimi yerleşik hissetmem uzun yıllar aldı. Sürekli yazmak, yeniden yazmak ve uzun bir deneme-yanılma süreci, zamanla bireyselliğimi şekillendirmeme yardımcı oldu. Bu süreç sayesinde dünyaya kendime özgü bakış biçimimi yeniden keşfetme imkânı buldum. Elbette aşmam gereken pek çok içsel ve dışsal engel vardı; her biriyle kendi yöntemimle mücadele ettim.
Dünya bu kadar çok acil krizle karşı karşıyayken, yazmaya ve okumaya odaklanmayı nasıl başarıyorsunuz?
Çok önemli bir soruna işaret ettiniz. Dünyadaki sayısız mesele, tek başına bile insanın zihnini fazlasıyla meşgul edebilirken, İran’daki süregelen durum ve her gün gelen haberler, yoğunlaşmaya ve odaklı çalışmaya neredeyse hiç alan bırakmıyor.
Sizce yazarlar, sanatçılar ve entelektüeller İran toplumunda nasıl bir rol oynuyor?
İnternet ve küresel bilgiye erişimin yaygınlaşmasıyla birlikte, farkındalık yaratma ve başkalarına yol gösterme sorumluluğu artık küçük bir grubun tekelinde değil. Bu, birçok açıdan olumlu bir gelişme. Bugün sosyal aktivistler, ünlüler, çevre savunucuları ve daha pek çok farklı kesimden insan, ağlar üzerinden görüşlerini paylaşabiliyor ve diyalog kurabiliyor. Entelektüeller artık eskiden sahip oldukları ayrıcalıklı konumu tek başlarına taşımıyorlar.
Bununla birlikte, sansür, siyasal ve toplumsal baskılar, ekonomik kısıtlar ve sürgün gibi olgular, sanatsal üretimin etki alanını hâlâ daraltıyor. Aynı zamanda bu çoğulluk, tekrarın ve taklidin kolayca dolaşıma girdiği, hareketli ve çoğu zaman kaotik bir kültürel ortam da yaratmış durumda. Böyle bir ortamda yazarların, sanatçıların ve entelektüellerin rolü belki de her zamankinden daha hayati hâle geliyor. Onlar, özgünlüğü koruyabilecek, “ikinci el” bir dünyada “birinci el” işler üretebilecek, gürültü içinde hayal gücünü ve yaratıcılığını canlı tutabilecek kişiler. Sanatçının emeği tam da burada ayrıcalık kazanıyor.
Kişisel deneyimleriniz yazılarınıza ne ölçüde yansıyor?
Kendi deneyimlerim bazen benim için bir çıkış noktası, başkalarının dolaylı deneyimlerine doğru ilerleyebileceğim güvenli ve tanıdık bir zemin işlevi görüyor.
Kitaplarınızın İran dışında okunması ve anlaşılması sizin için ne kadar önemli?
İtalya’dan, Almanya’dan, Türkiye’den ya da başka bir ülkeden bir okurun kitabımla bağ kurduğunu görmek beni çok etkiliyor. "Uçup Giden Bir Kuş/ My Bird" (Verita Kitap) bu anlamda oldukça başarılı olmuştu. Çevrilmek, kendi metninize başka bir açıdan bakabilmenizi sağlıyor. Bunun ötesinde, küresel yayıncılık piyasasına bir şekilde dâhil olabilmek benim için çok önemli. Edebiyat sayesinde insanlar sizi yalnızca politik haberler üzerinden değil, daha derin ve daha insani bir düzeyde tanıyabiliyor.

