Tıngıryan’dan “içi geçmiş” bir aşk hikâyesi
Marukyan çiftiyle tanışın!
“Onu takdir ediyorsunuz, hanımefendi, ona hayransınız. Ancak bunun mutlu bir evlilik için yeterli olduğunu mu düşünüyorsunuz? Muhtemelen şu sözü duymuşsunuzdur: Aşk acısı zalimdir ama geçer. Aşk acısından kaçmak da aynı derecede zalimdir, ancak geçmez.”
Pek sevgili ve herkesin gözdesi eşinizle, gıptayla bakılan evliliğinizin onuncu yılını kutlamak için evinizde verdiğiniz bir davette, gece boyunca bakışlarını üzerinizde gezdiren, nefesini şakaklarınızda hissettiren birinden bu sözleri duyduğunuzu düşünün. Ne yapardınız? Yetenekli, bir o kadar da çekici ve ilgisini sizden hiç esirgemeyen bu kişi aklınızı çeler miydi? Hemen “ihanet” ihtimalini düşünmeyin. Ya mesele bundan daha derinse? Ya karşınızdaki kişi, dışarıdan kusursuz görünen ilişkinize bir ayna tutar ve sizi hiç sormadığınız sorularla baş başa bırakırsa?
Ermeni Kadın Yazarlar dizisi Tıngıryan ile devam ediyor
Sona Der Markaryan Tıngıryan imzalı “Marukyanlar”, evlilikten aileye, kadınlıktan anneliğe uzanan ve bugün hâlâ ataerkil kalıplarla şekillenen meseleleri mercek altına alan güçlü anlatısında bu soruları ortaya atıyor. Eğitimci bir baba ile yazma hevesini her daim destekleyen bir annenin kızı olan, 1918 doğumlu Sona, ilk roman denemesini henüz 11 yaşındayken kaleme almıştı. Sanatla, edebiyatla ilgili olacağı belliydi. İstanbul Devlet Konservatuarı’nda şan ve müzik eğitimi aldı. Daha sonrasında İstanbul’daki Ermeni okullarında öğretmenlik ve müdürlük yaptı. Yani hem sınıfta hem sahnede vardı.
1940’lı yıllarda öyküleriyle dikkat çekmeye başladı, 1948’de “Arpi” tiyatro grubuna katıldı ve kendi yazdığı “Taş Bebek” adlı oyunda başrol oynadı. 1950’de ilk kitabı “Hayattan” yayımlandı. 1968’de ise altı öykülük “Hayatla Beraber” kitabını yayımladı, daha sonra roman olacak “Marukyanlar” bu kitabın sonunda bir öykü olarak yer alıyordu. Aras Yayıncılık’ın “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar” başlıklı edebiyat serisinin ilk kitabı Sırpuhi Düsap imzalı “Mayda”nın ardından dizinin ikinci kitabı olan “Marukyanlar” da işte bu dönemin ürünü. Kitap, Maral Cavak Fuchs çevirisiyle şimdi Türkçe olarak okurla buluştu.

Peşinen spoiler: İçi geçmiş bir çift!
Tıngıryan evlilik, aile, kadınlık ve erkeklik hâllerini merkeze aldığı romanında, okuru Marukyan çiftiyle tanıştırırken daha en baştan kartlarını açık oynar. Çifte, Ermenice “sönük, içi geçmiş” anlamına gelen “maruk” kelimesinden türetilmiş bir soyadı vererek, aslında en büyük “spoiler”ı peşinen sunar.
Bir yanda her yönüyle “tam” görünen, yetenekli piyanist Teni Marukyan vardır: Saygın, zarif, güzelliğiyle dikkat çeken bir kadın. Diğer yanda ise sohbetiyle ortamı şenlendiren, eşine sırılsıklam âşık, dönemin gözde mimarlarından Vazken Marukyan. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır; imrenilesi bir evlilik, kusursuz görünen bir hayat… Ama yazar Tıngıryan’ın asıl derdi tam da bu pürüzsüz tabloyu biraz kazımak, altındaki çatlakları görünür kılmaktır.
Ne var ki birbirini seven, herkesin gıptayla baktığı bu çiftin bir “eksiği” vardır. Teni sağlık sorunları nedeniyle anne olamayacak durumdadır ve açıkçası bunu çok da istemez. Üstelik alışık olduğumuzun aksine, ne eşi Vazken ne de yakın çevresi ona bu konuda baskı yapar. Aksine, eşini her şeyden çok seven Vazken, hem onun bu kararına hem de korkularına saygı duyar. Hatta içten içe kendisinden her daim üstün gördüğü Teni’nin günün birinde onu bırakıp gitmesinden korkar. Buna rağmen, tüm bu “mükemmellik” görüntüsünün ardında Teni kendini eksik hisseder. Eşine karşı derin bir minnet duygusu taşır; çocuk sahibi olmadığı için kadınlık rolünde yetersiz kaldığını düşünür. Kendi değerini, farkında olmadan, annelik üzerinden ölçmeye başlar. Marukyanların onuncu evlilik yıldönümüne katılan yetenekli ressam Vahe Garinyan’ın gelişiyle de bu bastırılmış sorunlar su yüzüne çıkar. Her iki taraf için de içsel çatışmalar ve sorgulamalar giderek yoğunlaşır.
Kısa mesafede ince çizgiler
Teni, Vazken’i gerçekten seviyor mudur? Onu, ebeveynlerinin yerine mi koymaktadır? Yoksa “eksikliğini” şefkatle telafi eden, kimi zaman görmezden gelen bu adama duyduğu şey, sevgiden çok minnet midir? Anne olamayışın yarattığı melankoli onu gerçekten bu kadar etkiliyor mudur? Peki ya Vazken? Hayran olduğu, kendisinden üstün gördüğü eşinin onu terk etmemesi için, eve neşe getirecek pembe yanaklı bir bebekten vazgeçmeye bile razı mıdır?
Tıngıryan, tam da bu sorular etrafında sevgiyle bağımlılık, şefkatle tahammül, bağlılıkla alışkanlık arasındaki ince çizgiyi görünür kılıyor. Uzun bir masa sohbeti aracılığıyla Ermeni toplumunun iç dinamiklerini aktarıyor, eleştiriyor ve eksiklerini açık yüreklilikle dile getiriyor. Romanın temelinde aslında bir ilişkinin içindeki görünmez çatlakları ustalıkla gözler önüne seriyor. En sonunda ise herkesi rahatlatan “mutlu son”u okuru, ihtimaller üzerine düşünmeye davet ederek noktalıyor.
Bir “arpa boyu”, sandığımızdan daha mı uzak?
Tıngıryan’ın 60 yıl öncesinden bugüne hâlâ çok şey söyleyen romanı, bir kadının toplumsal ve erkek egemen baskılardan azade olmayan iç sorgulamalarını gün yüzüne çıkarıyor. Sevginin mümkünlüğünü, tahammülün sınırlarını ve tanıdıklığın konforunu sorgularken, kadının kendi bedeni ve varoluşsal mücadelesini merkeze alıyor. Günün sonunda “içi geçmiş” bu çiftin hikâyesi, alışkanlığın bazen aşktan daha dayanıklı olduğunu usulca fısıldamakla kalmıyor; anneliği kadınlığın “tam” hâli olarak dayatan zihniyetin zamandan bağımsız olmadığını, hâlâ bir arpa boyu yol gidilemediğini de yüzümüze vuruyor.
Tıngıryan, ilk baskının önsözünde bu anlatıyı, “Ne zaman yazacaksın, ben ölünce mi?” sözleriyle onu yazmaya her daim motive eden annesine ithaf ettiğini belirtiyor. Annesinin romandaki tüm karakterleri tanıdığını, acılarını bildiğini vurgulayarak annesine anneliği ve fedakârlığı için teşekkür ediyor. “Marukyanlar”, önsözünden anlatısına uzanan bütünlüğüyle, bir kadının hem anneliği hem de kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.
“Marukyanlar bugün de süren eşitsizliğe dair bir metin”
Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Betül Bakırcı’ya “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar” dizisini ve Tıngıryan imzalı “Marukyanlar”ı sorduk.
“İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar” dizisini oluştururken nasıl bir editoryal çerçeve benimsediniz?
Temel editoryal çerçevemiz, hem Ermenice edebiyat tarihinde hem de Osmanlı ve Türkiye edebiyat belleğinde çoğunlukla kenarda kalmış/bırakılmış bir üretim alanını görünür kılmaktı. Bu diziyle uzun süredir üzeri örtülmüş ya da dağınık bırakılmış bir hattı yeniden okunabilir hale getirmeyi amaçlıyoruz. İstanbul’da yaşamış, yazmış, üretmiş Ermeni kadınların eserlerini gün yüzüne çıkararak dönemin gündelik hayatına, aile içi ilişkilere, kadınlık deneyimine, sınıfsal ve kültürel dinamiklerine dair son derece güçlü tanıklıkları görünür kılmak istiyoruz. Editoryal olarak ise eserleri bugünün okuruyla konuşabilecek bir bağlama yerleştirmeye, tarihsel mesafeyi korurken metnin canlılığını öne çıkarmaya çalışıyoruz.
Marukyanlar’ın dizinin ikinci kitabı olarak seçilmesinin özel bir nedeni var mı?
“Marukyanlar”ın dizinin ikinci kitabı olarak seçilmesi tesadüf değil. Tıngıryan’ın bilhassa kendisi ve romanı, dizinin temel meselesi olan “sessiz alanları” çok güçlü bir şekilde temsil ediyor. Büyük tarihsel kırılmaları arka planda tutarken, bir ailenin ve özellikle bir kadının iç dünyasına, ilişki dinamiklerine ve daha da önemlisi gündelik hayatta var olma, var kalma biçimlerine odaklanıyor. Bu yönüyle “Marukyanlar”, dizinin editoryal yaklaşımını en berrak biçimde görünür kılan metinlerden biri. Eser öte yandan dönemin İstanbullu Ermeni toplumunun iç dinamiklerini, sınıf ve kuşak ilişkilerini, kadınların üzerindeki görünmez baskıları edebi bir sadelikle açığa çıkarıyor. Şunu da özellikle belirtmek isterim: Dizideki kitapları yayıma hazırlarken katı bir kronolojik sıra takip etmedik. Dizi kendi içinde editoryal ve düşünsel olarak tutarlı, okuru geçmişle bugün arasında düşünmeye davet eden, kronolojik geri dönüşlere açık bir yapı taşıyor.

